|
|
June 27
|
GÖZLERDE YAŞAYAN ÖLÜM
İçime gömdüm bu şehrin insanlarını Bir bir suratlarını giyinirim her gece Bir gün melek olur şeytanı kıskandıran, bir gün şeytan olurum meleklerle yarışan ve şeytanda bir melektir deyip katili oynarım Yüzü sana bakan gözlerimin namlusunda! Kirpiklerime sürülmüş küskün yaşlar patlamaya hazır tetikte… Gözlerimi kapatmak istemem, bu oyun burada bitmesin diye.
Bir anne sesiyle irkilirken yorgun yüreğim yüzünü sanki düş kırıkları kesmiş bir çocuğa takılıverdi kısık gözlerim Anne, anne, anneciğim… Kulakları tırmalayan bir yakarış Canım yanıyor anneciğim! yüzünde derin bir barut isi, kan damlıyordu gülüşlerine adım adım yaklaştıkça ona fersah fersah uzaklaşıyordum kendimden yüzümde bir utanç abidesi düne nişan alıp yarınları ıskalayan acemi bir katil rol almıştı bu sefer rol keserken, yol kesmekti bu hayalperest eşkıyalara özenip yarınları yağmalayan… Daha kaç can yanacaktı karanlık gecelerde kaç gece daha siyaha bulayacaktı beyazla arınmış bedenleri ne zaman kapanacaktı ölüme yürüyen gözler ya da ne zaman sonlanacaktı dile yapışan küfürlü sözler…
Eskiden bu kente ayrılık düştüğünde daha bir kara açardı güller Ve yaşamı yirmi dört saati geçmeyen kelebeğin kanatlarına takılırdı yalnızlık O günden beri düş hekimine tedavi olmasa da nevrotik ruhum Aşıkların bedeninden mezara girecek yolu gözlerim olmadan da bulurum…
Hakan OĞUZ
haziran/ikibindokuz
| October 28
|
SIFIRNOKTAELLİ PROMİL
Kalk gururum, ayağa kalk! Hadi en yıkıldığın yerden doğrul da kalk. Geride bırak
anılarını, boşvermişlik serp tümcelerine. Her seferinde dağıtılmadı mı kelimelerin,
toparlamak istediğinde kendini? Bırak devrik kalsın bu sefer, varsın öznesine küsüp, yüklemine rest çeksin. Nasıl olsa bir yalan uğruna koca bir hayat yok olmadı mı satır aralarında? Çevrilen sayfaların altında ezilmedi mi bu yürek, ayraçlar ayıramadı mı yoksa bizi? Bir yazarın romanına konu olmadı mı yoksa aşkımız? Girişten gelişmeye geçerken alınan nefeste ki boşluğa düşüp yok olmadık mı seninle? Bu ilişkiye giriştik ama
gelişemedik ki be sevgili, gelişemedik, geliştiremedik geleceğe bakış açılarımızı. Bu kadarı fazla gerçekten. Olsa olsa iki cümle arasında yaşamışızdır yaşantımızı. Noktası olmayan, virgüllerin bile ayırmaya cesaret edemediği, birbirine kenetlenmiş, tek nefeste okunan iki cümle! Bir elmanın iki yarısı gibi.. Bıçak gibi kesildik ey sevgili! Yenilen taraf bendim. Dağılan taraf bendim. Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim, gıkım çıkmadı. Sesim
dışarıya çıkamadı. İçime attım. Hep içime akıttım göz yaşlarımı. Sel oldu, bir tufan koptu içimde ve sana ait olan her şeyimi yuttu. Hadi şimdi bütün devşirme umutlarını al da
ayaklan gururum, bakma ardına, hayatına anlam katan en büyük anlamsızlığına dönüp bakma. Gözlerin arkada kalmasın, alt tarafı bir ayrılık değil miydi işte? Çarp kapıyı, var gücünle çek ve git!
Eskidendi, hayatımın kırılma noktasına gelmeden önce 50 promil aşk alıp son sürat sana çarptığım zaman, yüzüm gözüm kana değil sana bulanmışken, derin bir boşluk içindeyken
ve gözümden ince ince aşk damlıyorken avuçlarıma, sen bir o kadar yasaktın bana ve bir
polis memuru ehliyet ve ruhsat diyordu aldırmayan tavırlarla. Oysaki kaçak bindiğim bu sevda yüklü araçta sadece kendimden uzak kalbimi almıştım yanıma. Her şeyi onunla aşabileceğimi sanmışım, yanılmışım, beyazına aldanıp kırmızına kanmışım. Hadi usulca
tak kelepçeyi koluma, kalbime takılan paslısından sonra koymaz artık kolumdaki bana.
Şimdi götür beni yargısız infaz odalarına, veremeyeceğim bir hesap yok nasıl olsa…
Gözlerimi tavana yaslayarak başladığım her düş bozumu gecede sen düşerken gözlerime,
ben tutmaya çalıştım kirpiklerimle, tutamadım! Yaş oldun aktın, gittin gururuma inat, damlaya, damlaya büyüdün içimde. Her damlan yüreğimde bir oyuk daha açtı. Her oyuk kapanmaz yaralara döndü, sulandı, sulandı.. Hiç bir merhem tutmaz oldu yüzü. Kesip çıkarmak istedim seni içimden bir bıçak darbesiyle, daha da kanıma işledin. Çünkü sen
benim kanserli sevdamdın! Bıçak vurdukça bedenime nüfuz eden, benliğimden sonra
bedenime de hükmeden ölümcül bir sevda. Şimdi kim döndürecek beni bu ölümlü yollardan? Her adımda bir patlama yaşayan naçar bedenime, her kaçışta bir kilitlenme yaşayan
kimliksiz benliğime kim sahip çıkacak?
Şimdi kalk gururum “yaşamak için öldür” cümlesinin hakkını ver. İçinde taşıdığın katili
bu sefer de sen kirala gururum. Anılarına sık kurşunu, acılarını böl, parçala, yok et.
Dünlerini peşkeş çekip günlerini kurtar. İçindeki kan serilmiş yollarını temizle. Yeniden dirilişin öyküsünü silinmeyecek şekilde baştan yaz.
Hadi şimdi hep birlikte bu cesedi defnetmek için;
Buyurun cenaze namazına…!!!
Hakan OĞUZ
27.10.2008
ZAMANIN İÇİNDE Kİ ZAMANSIZLIK
Sana yazmaktan çok susmayı denediğim şu günlerde kalemim benden çok sana yazılıyordu, sana tutkuyla bağlanıyordu. Ve ben her seferinde bu hatasından
dolayı kalemimi, kırmakla cezalandırsam da aslında kendi kalbimi kırdığımı sonradan fark ediyordum.
Üstadlar aşkı iki ya da üç kişi yaşaya dursun, bir ayrılık ardından geride kalan aslında tek başına yaşamaya çalışırdı bu tonlarca yükte ki ağırlığı. Gün geçtikçe ağırlaşan sırttaki kamburumsu bu amansız hastalık, kendini iç kanamalı gece nöbetleriyle sıtmaya çevirip kalp çeperini tedaviyi engelleyecek şekilde çevreler
ve erişilmesi güç duvarlar örmeye başlar. Kalbe giden, ulaşılmaya çalışılan her
yol bu aşılması güç duvarlara çarparak geri döner zamanla. Gidenin kalana armağan ettiği, kendine çok iyi bak hediyeleriydi bu hüzün paketleri. Titremeyle
ve ter içerisinde sıçrayarak uyanılan ve bir bardak suya hasret kalınan bu
nevrotik gecelerde içten çağlayan gözyaşı patlamasıyla kafayı tekrar yastığa
vurup geçmiş bir kez daha sorguya çekilirdi. Adı geçmişti, oysa hiç birşey geçmemişti belki de geçmeyecekti. Ya da hep kendimizi akışına bıraktığımız mucizevi bir ilaç olan zaman bu yaralarımıza da merhem olacaktı kimbilir!!
Olsa olsa taze anılar ekler üzerine ve yarası derin diğer anılar en ufak bir dokunmada kanayacak şekilde kabuk bağlar. Ve biz de zamanla bak düzeldi
diye zamanın başımızın tacı yapılmasına izin veririz. Ben sana söylemiştim
zamanın çözemediği hiç bir sorun yok telkinlerini defalarca dinleriz. Bilemeyiz ki zamanın üzerimize aslında daha da acı getirdiğini. Aynı temizlemeye üşenilen
bir şeyi hasır altı edip daha sonra halıyı kaldırdığımızda asıl sorunla
karşılaşmaya benzer zaman. İyiye ulaştırmak adına üzerine bir şey ekler ve
en ufak bir kıvılcımda, bir anı patlamasında daha da kanatacak şekilde geri
teper acılar. İşte o zaman yaşamak, dipsiz kuyulara olta atmaktır artık. Hayata
bir türlü rastgelemezsin. Hep boşa çekersin yaşamı. Dibe vurmaktan her yerin
yara bere içinde kalır. Hayatın ayaklarının altından kayıp gittiğini sanırsın.
Bir ışık ararsın, düzlüğe çıkaracak bir yol. Yolu bulursun bir umut, bin gayret,
tüm gücünle ayaklanıp koşarsın şavka doğru fakat bu sefer ters yönde olduğunu fark edersin geçte olsa. Tabelalar seni hep geldiğin yere götürür. Hayata
ulaşmaya çalıştıkça ondan daha da uzaklaşırsın. Başladığın yerde durup kalırsın. Misafir gibi hissedersin kendini. Önünde her şey olan ve hiç bir şeye
dokunamadığın yaşam sofrasına öylece bakarsın boş boş. Birinin hadi başla,
durma öyle silkelen, yabancısı değilsin buranın demesini beklersin. Hep bir tetiklenme arzusu belirir benliğinde. Durgunluk ve umutsuzluk kanına işlemiştir artık. Ne yapacağına karar veremezsin. Şundan alayım, şunu yapayım, işte bu aslında en sevdiğim, bu kaçırmamalıyım derken bir de bakmışsın hiç bir şeyin tadına varamadan aç kalkmışsın sofradan! En kötü kararın bile kararsızlıktan
iyi olduğunun farkına varırsın ama iş işten geçmiştir. Yine cepten hüzünlerini
yemek düşer sigara altı yapmak için. Nasıl olsa hüzünlerinden dağ gibi bir
stoğun oluşmuştur zaten. Gülümsersin, her şeyde bir hayır vardır dersin. Kendi ahmaklığını ve gafletini hayra yoracak kadar acizleşirsin. Her olumsuz şeyde hayrın arkasına sığınmayı adet haline getirirsin. Özeleştiriyi unutup hatalarını yamayacak bir kılıf ararsın. Bir süre sonra bu da işe yaramaz. Dönüp dolaşırsın. Fakat ne kadar dönersen dön, semazen olmadığın için başın döner düşersin. Ve anlarsın ki boşa akıttığın her damla gözyaşının hayatını önüne katıp sel gibi götürdüğünü ve hız kesmeden de götürmeye devam edeceğini. O vakit
doğrulursun artık yeni bir başlangıç yapmaya kendi kendine söz verirsin.
Hayatının sonbaharına ait etrafını sar/ar/mış yaprakları temizleyip ilkbahara kucak açmak için yüreğinin penceresini dış dünyaya açmak istersin. Yeni kırmızı kırmızı aşk gülleri, gönül bahçeni yeşillendirecek umut tohumları, feslegen
kokulu sevgi filizlerini bahçenden eksik etmek istemezsin. Yüreğin kıpır kıpırdır. Hemen yenilikleri istersin. İşte bu sefer voleyi vurdum dersin. Fakat sonbaharın ardında ki kışı hesaba katmadan heyecanla bahara ulaşmayı istemek ısınmadan maça çıkmaya benzer. Voleyi vururken yaptığın ters hareket seni sakatlamıştır.
Bu sefer de zamansızlık engeline takılırsın. Kış gelmiştir sen ne kadar istesen de
bir daha açmayacaktır güller… Zamanın sana attığı kazıklara sende zamansız ve bilinçsiz davranışlarınla çanak tutarsın. Dünya bir günde meydana gelmemiş, savaşlar bir günde kazanılmamıştır. Sabır ve yavaş yavaş düzeyli gayretlerle
güzel günler elbette gelecektir. Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki ağır yüklerin üzerinden kalkmasıyla kişi bir anda kendine gelemez, gelmek istese de hazır
değildir yeni bir maceraya. Her deniz fırtına sonrası anında dinginleşemez. Dışardan yüzeysel gözükmese bile dibinde hala alaboralar kopmaktadır. Ve yeni baharlara ulaşmak için kışları yüreği yormadan azimli bir şekilde umut ederek geçirmeli ve her olumsuz sonuçtan ders çıkararak hayatına bir basamak daha ekleyip böylece iyiye giden yolda olgunlaşma adına tecrübeli adımları sağlam atmayı başarabilirsin…
Hakan OĞUZ
Ağustos/2008
|
March 03
|
İSTANBUL BİR “DÜŞ”TÜ, ARTIK GÖZÜMDEN DÜŞTÜ
İstanbul, taşı toprağı altın İstanbul… Düşler şehri, umut kapısı Artık tüm ihtişamını yitirdi gözümde Tüm umutlarım kaldı altında, ezdi geçti hayallerimin bekçileri Oysa ki bir şanstı belki bu şehirde doğuşum Herkesin hayalleri, benim yaşantım olacaktı belki de Yarim benden gitti gideli dargınım artık bu şehire Şehrin ne suçu var ki diyorum bazen kendi kendime Aslında var, evet suç onda. Buluşacaktık ikimiz saat dokuzda Dolmabahçe saat kulesinin altında Elimde çiçekler, dilimde aynı nakarat haydi gel benimle ol… Belki oturup yıldızlardan bakamayacaktık dünyaya ama Dünyadan yıldızlara bakmanın zevkine varacaktık belki de Bak bir yıldız daha kaydı gökyüzünden Bir dilek daha tutuluverdi en kırılgan yerinden Bekledim, bekledim durdum gelmeyenimi.. Akrep dokuzu teğet geçe onu değil sanki beni vurdu Gelmeyenim hayallerimle birlikte beni kalbimden vurdu. İstanbul’a yenik düşmüştü bu sefer sevdam Oysa ki sen İstanbul’a gelecektin, İstanbul’u benden almayarak… Şimdi makyajına aldanıp büyüsüne kapıldığın Şehr-i İstanbul’a düşman mı olmalıyım Yoksa beni vuran akrebin zehrini mi sana kusmalıyım?! Birinci çoğul şahısken üçüncü tekil şahısa boyun mu eğmeliyim? Yağmurlarına salmalıyım belki de kendimi Marmara’na süzülüp ağır aksak akmalıyım Ardından yağmur sonrası toprak kokusu gibi derin derin iç çekişlere sebep olmalıyım. Ah! İstanbul artık salacakta salınıp kız kulesini seyretmeyeceğim Dalgaların mabedine tacizine göz yumacağım Galata kulesine çıkıp İstanbul kanatlarım altında diye haykırmayacağım Eminönü’nde ki güvercinler öksüz, Kadıköy’e giderken beslediğim martılar aç kalacak artık Yüreğimi yasladığım ada sahillerinden Rüzgarların eşliğinde gözlerimi kapatıp seni dinlemeyeceğim Bir çay bile içmeyeceğim artık Büyükada da… Kırgınım sana İstanbul Elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi küskünüm sana… Aşkların bir şişe şaraba taksim edildiği Beyliğini göremediğim oğlunun hiçbir istiklali kalmamış satılık kalpler caddesinde volta atmayacağım Erhan abinin helva, ekmek, çaydan sonra gittiği Ortaköy kahvesinden boğazına elimi daldırmayacağım Kapısı toptan yıkılmış, haremi rant kapısı olmuş sarayın burnundan giren ters akıntılar boğazında duracak tıkanacaksın!! Ey hüznü içinde barındıran İstanbul Artık zincirlerine vurulup kuyularına atılmak, tahta kalelerin de zapt edilmek, Yedi tependen her seferinde sürgün edilmek bile yarsızlığımın yarasının yanında ince bir sızı kadar biçare kalıyor. İstanbul, uğruna ne fetihler yapılan, fethedenlere müjdeler verilen şehir Herkes için yaşanılası bir “düş”tün, artık gözümden düştün… İşte gidiyorum, içimi bırakarak içinden geçtiğim şehrin hiçbir durağında durmayarak yoluma devam ediyorum Ölü bir kente alfabesiz bir şekilde yol alıyorum…
Hakan OĞUZ
15.08.2008
BU SEFER B/AŞKA
Ve kalem kelama geldi
Ucu kırık sevdalar yazmaya
sorularla sorunları silmeye yeltendi
Sahi aşk; sen yandığın kadar mı yakarsın?
yoksa yaraladığın kadar mı kanarsın
acıya
cevap versene…
- “sus” dedi kalem “konuşma”
- sadece sus ve yaz
O an elim tutuldu, dilim tutuldu
Güneş tutuldu, ay tutuldu
Ben tutuldum…
Sana tutuldum, sana tutundum
Boşa tutundum! havada asılı kaldı ellerim
hayalini tutmaya çalıştıkça gözlerimden
süzülüverdi yaşlar kirpiklerimden
ellerimi bir araya getiren başımda
sanrılar dolaşmaya başladı
Durdum, bekledim
Biraz duruldum, bir an yutkundum.
Geçmedi boğazımdan sensizlik gemileri
Akmadı yüreğime sevda akıntıları
Esmedi lodoslarım
vurmadı kıyalarıma poyrazlarım
dingin bir melteme tav oldum
efil efil esti ve geçti…
Sonra kalemi elime aldım.
Ne yazacaktım? Neye yazacaktım?
- Aşka yaz ama bu sefer başka yaz.
Aşk mı dedim güldüm geçtim…
Bir sigara yaktım dumanına daldım
Ateşi sen oldun, dumanı ben
sen yandın, ben tüttüm
Ben tüttüm, sen söndün, bittin
Küllerinden doğmanı istedim
Olmadı, olmadı yapamadın…
Bir daha yaktım belki son bir şans!
Bir de mum yaktım karşıma
mumun ateşi oldun bu sefer
durdum, izledim
Yandıkça beni kendine çektin
Çektikçe beni aldın bitirdin…
Kendini yaktın erittin
Beni de için de hapsettin
Gasp ettin beni acımasızca
tüm geleceğime el koydun
Hadi her şeyi mi aldında peki neden
darp izlerin hala yüreğimde?
Oysa ki gönül razı gelmişti sana
geleceğini teslim etmeye…
yazdım, sana yazdım
son yazdım bu sefer
gelmeyecekti bir daha baharlarım
ön sözü devrik üç dip not/a
yazdım kağıda
“do” sesiyle acıttığım
“sol” sesiyle yanıma ait ne varsa
“si” sesiyle sildim
kağıdımı yaktım, kalemimi kırdım…
Hakan OĞUZ
19.07.2008
BYPASS
Sessizliğimin destursuz çığlıkları gem vuruyordu ayaza üryan
düşmüş geceye.. İsliydi, tozluydu da pembesi kalmamıştı artık tahayyüllerin. Geçmişin ateş kızılı geleceğimin gölgesini sıfırlayarak,
bir mızrak boyu yaklaşmıştı arasatta.. Kendine bile faydası olmayan anılar yarınları baltalamıştı. Geçmişi olmayan adamı oynarken
geleceği yok etmek bu olsa gerek. Ne garip bir duygudur aslında med cezirler oluşturan geçmiş zaman kiplerinin gelecek umutlarımıza her
çarpışında hayatımızı aşındırması! Ve her aşındırma yıkılmaz
sandığımız gururumuzu ufalayarak parçalayıp geçmişin içine serpiştirmesi. Bu kaotik travma nereye ve ne kadar gider aslında??
İnecek var ya da derin bir sona gitmek için binecek var kimsesizlik gemisine. Kimsenin göremeyeceği, kimsenin duyamayacağı ıssız,
sessiz derin bir kuyu mesela... Kendi çığlıklarımla akustik
hüzünlerimi orada daha da net oluşturabilirdim. Kotası dolmuş
hayatı orada daha net notalayabilirim.! Ya da bir yeraltı mağarası. Nasılsa topraktan geldik toprağa gideceğiz değil mi? Ha bir eksik ,
ha bir fazla!!
- iyi misin?
- Değilim!!.....
Hem biliyor musun çıplak ayakla adımlıyorum artık caddeleri..
Hücreme ilişmiş varlığını toprak alsın diye… Yüreğimi yaslıyorum
bir yağmur bulutuna. Bana çarpmasını bekleyip duruyorum diğer bulutların. Çarpsın, çarpsın ki ruhuma işlesin saf yağmur suları.
Aksın, gitsin bedenime gömülsün tüm ütopyalarım. Nadasa
bıraktığım gafil çocuk ruhumu ancak böyle sürebilirim gidilecek
yola doğru.
- Nereye?
- Son bir şans veriyorum maktulün gözbebeklerine bakabilmen
için.. Kutla kendini ki son cinayetin değilim.. gitmeliyim..
İç kanamalarımı açığa vurmalıyım.. kangrene dönmeden
durdurmalıyım çürümeyi.. İçimdeki verimsiz, çelimsiz çocuğun hakkından gelmeliyim. Ne çok severdin O’nun saçlarını hâlbuki.
Fakat ne çare yol uzun, yol çetrefilli. Övün eserinle.. İşte ben;
yaşamımın sebebi olan bir çocuğun katili…
Bir ayaz daha gecede çığlıklanırken, ruhumu asıyorum bedenime
yol üzeri. Damarlarımdan ilmik yapıyorum boynuma. Yetmiyor, kemiklerimi çakıyorum ellerime ve ayaklarıma. Dik dursun sensizliğe eğilmesin diye. Kaburgalarımdan köprü yapıyorum ayaklarımın
altına, kan gölüne düşmeyeyim diye. Afili ölümler seçiyorum çocuk ruhuma tüm psikopatlığımla. Yaklaşan sonlara yazıyorum adımı,
bu film burada bitmeli diyorum kendimce. Ruhuma verdiğim sızıyı kalbimden ince ince çekiyorum. Kan revan içinde kalmış vücudumdan benliğime yayılan akıntı, gel-git lerime hız kazandırmaya başlıyor.
Her çarpışma bana iyi bir son hazırlamışçasına açıklara sürüklüyor.
De(li)liklerimden su almaya başlıyorum.
Her nefes alışım boğaz/ım/a kadar batırıyor beni. Artık hasat
zamanım geldi. Vaktim doldu. İçimdeki katil emeklerinin karşılığını almalı. Fire vermiş bir hayatın son demlerini yaşıyorum. Gözlerimi kapıyorum ve kendi fişimi kendim çekiyorum.
- Üç
- İki
- Bir
- _________________________________
Hakan OĞUZ
26.06.2008
YAKILAN HAYALLER
Geçmişin gölgesi yine düştü üzerime
yine gizledi gizimi sana ait ne varsa
bir ben miydim yamaçlarından düşen
yuvarlanıp kıyılarına vuran
ara vermeden seni kanıma zerk eden
bir sen miydin beni düşlerine asan
kifayetsiz gülüşler ve buz kokulu dokunuşlarla
sırçadan kalbimi aşındırmaya çalışan
ey sevgili! sana ben yar dedim
ama yaranamadım, yaralandım
bembeyaz sayfaydım sayende hep karalandım
beni kendi kentimin karanlıklarına atıp
düşkünlüğüne düşmüşlüğümü seyrederdin
faillerime meçhul olurdun, gündüzlerime gece
yüreğimden dilime harf harf hece hece
içimdeki tek cevabı olmayan bilmece
her şeye rağmen sen ve yine sen…
çıkmaz sokaklarında bir çıkar arardım
sonra da sokaklarından yollarına çıkardım
sana uzanırdı yıllarla oyalanan tüm yollarım
sonra da boşluğuna düşerdi kollarım
esir düşerdi sana, yağmalanmış
intihar saldırılarına uğramış yüreğim
felluce gibi yıkık, kandahar gibi kayıp
ama bir o kadar da Çeçenistan gibi dirençli görünse de
hep bir yanı yitik, hep bir yanı eksik
can damlıyor y/arasından kesik kesik…
oysa ki dört işlem kadardı yaşadıklarım
kendimi her defasında sana çarpıyor
çarptıkça yarınlarıma dair hayallerim bölünüyordu
ve topladığım umutlarımı bir bir hayatımdan çıkarıyordum
çarmıha geriyorum artık çıkardığım bütün umutlarımı
yalnızlıklarıma bir bir adını çakıyorum
günahlarımı yakıyorum üzerine sevaplarımı dökerek
sensizliğimin serin sularına bırakıyorum
gideceği yere sürüklenmesini dileyerek…
Hakan OĞUZ
03.06.2008
DÜŞ(müş)TÜ YİNE
Ellerim titrerdi
Titrerdi ellerim ,
Kırılası kalemimi
her elime aldığımda
Sen düşerdin aklıma
Hiç çıkmazmışçasına
Yüreğim burkulurdu
Zaman durur
Yelkovan akrebe
Daha da sert vururdu
İntihar ederdi göz yaşlarım
Kirpiklerimden aşağı düşerek
Dilim lal olur
geçmişim aklıma dolanır
Anılar bulanır, sana kusardım
Kırılası kalemimden
Sana kusardım
ve öylece susardım…
Gözlerimi açardım sonra
Düş derdim buna
Evet düşerdi ve kırılırdı
Sonra, sonrası yok
Ötesi yok
Hiçbir zaman da olmayacak...
Hatırlar mısın bir zamanlar
tutsak düşlerim vardı
bu düşler de saklı gülüşlerin
bana öylece bakardı.
Şimdi de ben bakıyorum,
Kırık düşlerimden
tutsak gülüşlerine dalıyorum
Ve yine sayıklıyorum
Düşlerimden her gece
bir bir seni ayıklıyorum…
Hakan OĞUZ
20.03.2008
TUTSAK DÜŞLER...
Sonunda bitti artık özgürüm Tutsaklığın gölgesinden özgürlüğün güneşine atmıştım adımımı Bitmişti cezam, geçmişti hapislik günlerim Ama geçmemişti sensiz geçen günlerdeki özlemim Hiçbir zaman dinmemişti ve de dinmeyecekti yüreğimde ki izlerin Vuslata giden hasret gecelerinde Yüreğimde vuran sevda hecelerinde Çarpılara bürünmüş duvar köşelerinde Yalnız senin adın geçiyordu. Yalnız sana kavuşmanın vereceği mutluluk firari duygularımı bastırıyor yalnız senin varlığın benim yokluğuma engel oluyor, mantıksızlığıma dur diyordu. sürgün edilmiştim ben yüreğinden, gözlerinden, o sıcacık ellerinden… her şeyden geçirdiler de bir senden geçiremediler beni bir seni bitiremediler ben de Gözlerimi kapatınca sen düşüyordun düşlerime Gülümsüyordun demir parmaklıklar ardından bana elimi uzatınca sana, yok oluyordun bir anda aynı zamanda çok oluyordun Her gece düşlerime gelişlerinle Seni benden ayırmak isteyen Düş bozanlara çok oluyordun! Sessizliğimin sensizliğe vurduğu Her dakika bitmek bilmeyen Bir yol oluyordum Sense üzerimden geçmeye hazırlanan aşikar bir yolcu… Her adım atışında özlemlerim kanıyordu Tutkularımın dinlenme tesislerinde! Yol bitmiyordu, yıl bitmiyordu Zaman geçmek bilmiyordu. Sen susuyordun Ben ise zemheri soğuklarda volta atıyordum Üşüyordum, her gece düşlerimden düşüyordum Fakat sen bilmiyordun, görmüyordun Anlamıyordun ve hiçbir zaman da Anlamayacaktın… Sen tutsak düşlerimde bir ömür boyu saklı kalacaktın…
Hakan OĞUZ
03.03.2008
GİDİYORUM, TÜM GİTMELERE REST ÇEKEREK
“Şimdi gitmemelisin” sözcükleriyle başlayan ve “bu aşkın sonu bu şekilde olmamalıydı.” cümlesiyle devam eden parçalanmış aşk hikayesinden bu yana tam 130 gün geçti.
Gecesiyle gündüzüyle kahır dolu bir 130 gün… Gidenin yüklediği yükü taşımanın kalana
farz olduğu şu hayatta artık ne yük taşıyamaya dermanım, ne de benliğimi her
defasında yitirdiğim, dipsiz girdaplar içersinde sürüklendiğim gecelerden sabaha
çıkmaya cesaretim kaldı. Betimsiz bir yaşam tarzına sürüklediğim kendimi,
fütursuzca davranışlarımla, şizofrenik bir çizgiye doğru ilerlemeyi göze almış bir
ruh haline bürünmeye başlamıştım. Aynada gördüğüm silüetim bana örümceğin ağına
düşmüş bir sineğin son çırpınışlarını anımsatıyordu. Çırpındıkça ağ daha da hızlı bir
şekilde sarıyordu sineği ve az ilerde bulunan örümcek az sonra yiyeceği kurbanının
son çırpınışlarını,boşa çırpınışları büyük bir zevkle izliyordu. Bir müddet sonra sinek kaderine razı gelip çırpınmaktan vazgeçince örümcek harekete geçerek ölümcül
darbesini indiriyordu. Evet ben de içinden çıkamadığın soru(n)ların içinde çırpındıkça
ve senden kurtulmayı istemeye çalıştıkça daha da çok sana sarılıyordum. Yüreğim
sana daha da bağlanıyor, seni içimden atmaya çalıştıkça tüm hızınla kanıma işliyor,
bütün benliğime sahip olmaya başlıyordun. Sen, beni kurban seçmiştin. Oysa ki ben
sana zaten kurbandım, bu can zaten sana kurbandı. Ama sen anlayamadın ey sevgili! Kaçamıyordum, kurtulamıyordum ve sen beni öylece izliyordun. Hareketsiz, sessiz bir şekilde. Duvarlarını tırnaklarımla kazıdığım ve tırnaklarımdan sızan kanlarla belki
görür de gelirsin diye duvarlara adını yazdığım odamın hayaletiydin sen. Normal konuşmalarla bir şey ifade edemediğimiz aşkımızda susarak konuşmaya çalışıp kendimi tekrardan ifade etmek istiyordum sana. Belki bu şekilde anlardın sana sevgimin
sınırsız, kelimelerin kifayetsiz olduğunu.
Fakat ne yaparsan yap seni suçlayamıyordum. İçimin benim göremediğim mavi yanı
seni savunuyordu bana. Hem de nasıl bir savunma! Öyle ki an geliyor kendi mantığıma
bile yeniliyordum bu beyin fırtınalarında. Ve an geliyor yengi sandığım yenilgilerden
medet ummaya çalışır vaziyette buluyordum kendimi! Artık zamanı gelmişti aşk-ı hayat adlı oyununun son perdesine oynamaya. Sensiz, sessiz, kısa fakat akılda kalıcı bir son hazırlamıştım. Kimi yapamadı kaçtı diyecek, kimi onurlu son seçti diyecek, yüreğim ne olursa olsun seni sevecek, cebimdeki son dörtlük her şeyi belgeleyecek…
Hoşçakal sevgili gözün arkada kalmasın
Son dörtlüğümdür bu sana, başka kimse almasın
Benim son aşkımsın, dediklerim yalan olmasın
Sağlam bastım tetiğe kurşun namluda kalmasın…
Katili sen, faili sen bu aşk oyununun galibi sen…
Hakan OĞUZ
22.02.2008
| January 12
|
…DEPOZİTOLU KALP…
Tutsak bir aşkın gölgesinde
Yaşıyorum gündüz gece
Aşk,en kutsal mabedimdi benim
Kırılgan deli sözlerle ezilmiş
Çaresiz gidişlere dur diyememiş,nezelmiş
Şimdiler de kırık dökük bir hale gelmiş
Uçurumun kenarındaydı aşkım
Uçurum çiçeğine olan sevdam yüzünden
hayatım uçsuz uçurumlar kenarında geçmişti
Ve şimdi yolun sonuna gelmiştim.
Oysa ki bir gülüşüne bir ömür adamış
Bir gelişine bin gidiş feda etmiştim
Şimdi yoksun, ben de yokum ey yar
Varoluş nedenimken yok oluş sebebim oldun.
Geldiğin de sana verdiğim depozito kalbimi
Giderken iade etmeyi unutup, yanında götürdün
Şimdi kalpsizim, sevda/sızım
Zamanın içinde yok olmaya adayım…
Bu sefer uçurum çiçeğini almak değildi derdim
Yıllar boyu kıyılarında dolaştığım uçurumla
Yüzleşmekti bu son gelişim
Sonunda geldim işte bırakıyorum kendimi
Düşüyorum içinde ki boşluğa
Ne olur tut beni…
Hakan OĞUZ
10.02.2008

HÜZÜN KOKULU YALNIZLIK
Yarim, menekşe kokulu yarim
Sen hüzün kokulu yalnızlık nedir, nasıldır bilir misin?
Yoksa yalnızlık hüzün kokar mı deyip gülüp geçer misin?
Aslında sen ne yalnızlığı bilirsin
Ne de hüznün ne anlama geldiğini bilirsin
Çünkü sen asla yalnız kalmadın
Asla hüznü alıp yüreğinin baş köşesine koymadın
Damarlarından kan yerine zehir geçmedi senin
Asla ıssız yollarda başın önde yağmur altında dolaşmadın
Yüreğinin götürdüğü yerde değil de
Aklının yitirdiği yerde gel-gitler yaşamadın sen
Ve her şeyden önemlisi kalabalığın içinde
Kendini asla yalnız hissetmedin.
Ben çok yalnız kaldım ey yar
Senin yanında bile sensizliği yaşadım.
Yaşadıkça tattım yalnızlığı derin derin
Çektim nikotin yorgunu damarlarımdan içeriye
Adı sensizlik olan bu yalnızlığı…
Kapattım perdelerimi, dünyayı bir daha görmemek üzere
Ve kokusu buram buram etrafı saran yalnızlıkla beraber
Hüznün en koyu karanlıklarında susarak kaybolmayı seçtim.
Bir sigara daha yaktım, geçmişimden bir daha geçtim.
Peki söylesene, sen menekşeden başka koku bilir misin?
Geçmediğin yollarda ne kadar bilgili olabilirsin
Yaşamadığın yaşantınla neleri yaşatabilirsin
Yoksa aşkı sadece üç harfe mi sığdırırsın sen
Benim sevgim İstanbul gibi derdim sana
Bak şimdi İstanbul ağlıyor tutkulu ve çocuksu...
Yedi tepesinden yedi ağıt yakılıyor
Kız kulesi karaları bağlıyor
Beyoğlu sen olmayınca pek bi nahoş
Işıklar her zamankinden daha loş
Kafam bir hoş, her şey bomboş…
Ve ben, yine hüzün kokulu yalnızlıklarımla
yarım kaldığım aşkına bir veda daha edip
yaşlı gözlerimle sana bakıyorum
ve seni son defa anılara gömüyorum…
"SUS"
Yokluğunun bilmem kaçıncı gecesindeyim
Gecenin ayazında içimin maviliklerinden
Dışa kovulan son umutlarım
Sevda yüklü katarlara yüklenip
Sözün bittiği yere doğru yolculuğa çıkmışken
Ben ise sensizliğin bana armağan ettiği
“Sus”larımı ağırlamaya başlamıştım
Bende ki “sus”lar üç harften ibaret değildi
Bana ait olan tüm kelimelerimi kaplamıştı
Tüm benliğimi sarıp sarmalamıştı
Kendi hapishanemde mahkumları oynuyordum
Sana susuşlarımla, senin susuşlarınla
Ayaklarıma prangalar vurulmuştu
Ellerime kelepçe
Ne zaman bitecek bu işkence
Hangi yana çekseler, nereye döndürseler
Sana çıkıyor tüm yollar
Sana açılıyor bütün kapılar
Kesmiyor mu seni bu hapislik halim
Tatmin etmedi mi çektiğim çile?
Artık benden pes
Hayatımın son biletini istediğin gibi kes
İster öldür, istersen ez
Ama hediyene dokunma
“Sus”larıma sakın dokunma
Onlar umutlarımın gittiği yerde,
Sözün bittiği yerde
Zamanı gelince “KONUŞACAKLAR”
Hakan OĞUZ
11.01.2008
| December 18
|
BİR CİLTLİK KİTAP
kaçmak kolay derler . değil işte!! teslim olmak hepsinden daha kolay. ben en zor olanı; sana teslim olarak kaçmayı başardım. sana teslimiyetim ruhumdan ibaret bana kalan bir avuç bedenim yollara vurduğum....
yollar bitmiyor gitmekle, sen de bitmiyorsun içimde kelimelerimi ateşliyorum göğsünün sol yanına kendi isyanımı işliyorum içine senden habersiz derinlere düştüğüm dipnotlar; için her acıdığında beni hatırlayasın diye
unutmak kolay değil okyanus gözlüm kaçmak da... kendimden ne kadar uzaklaşabilirsem, senden de o kadar kaçabiliyorum teslimiyet bayraklarımı toplayarak geri dönüyorum kendime kendi karanlık sularıma ışık olasın diye resimlerini yakıyorum bir bir
sulanacak çiçekler var içimin bi köşesinde onlarla da konuşmuyorum sen gittiğinden beri yeni kelimeler ekiyorum saksılara deva olup sarsınlar yaralarımı diye
destanlar yazıyorum bize dair hatta masallar; hiç yaşanmamış varsayarak seni sen yapan herşeyinle sayfalar, satırlar ve kelimeler arasından beni yansıtanları içinden ayıklayıp, beni ben yapıyorum. seni satır aralarında bırakarak, bir ciltlik kitap oluyorum önsözü sana ithaf edilmiş, son sözü bende saklı...
( Esra Soytürk )
ÖLÜMÜN EN SÜSLÜ HALİYLE GELİRİM SANA
Düştü ellerim içindeki boşluğa, Çırpınırken tutunmak için, Kırılan tırnaklarımdan sızan aşktı… Sarıp sarmaladığım koca bir karanlık
Gömdükçe başımı yastıklara Gözlerimden düşen her damlayla Çiçek açtı çarşaflar…
Kirpiklerimi yoluyorum tek tek Törpüleyip saklıyorum, Yumduğumda ağır gelen göz kapaklarımı Rüyalarına batmasın diye Gerçek kadar acıtmasın içini diye…
Her nefes alışınla Saçlarımda ki tüm kırıklar Sana uzanıyor Her kapı aralığında Burnuma saplanan Rüzgardaki kokun olmalı sonbahar Tüm hücrelerime işleyen, Ruhumu titreten. Manzarasız tüm pencere önlerinde Nefessiz gözlerinin doğuşunu bekliyorum Şimdi uyandır beni bahara…
Sınırı çoktan aştı haddim İçinin tüm katran karalarını Hakkım sayarak kazıyorum İçinin boşluklarından. Benim artık bütün siyahlar Sarsam da yakışmaz sana Tezattır gözlerinin mavimsi yeşiline Ve tezatlık yorar seni Yorgunluğun sardığında beni Bir damla su olurum okyanusta Fark edilmeden dalgalanır Sana durulurum…
Başla hadi sıra sende sar beni Yalnızlığıma ilaç, içinde h-iç et beni İçinde iç et beni Koca şehir yutsun diye Kaldırımlarında sürüdüğüm ayaklarımın altından Kesilirse sana gelen yollar; Hilal, giyotinim olur boynumda en ışıltılı Ölümün en süslü haliyle gelirim sana…!
Nereye yağsam acı taşar Şehrin tüm sokaklarından Kuruyan bedenimle titreyen Sonbahar yaprağıydım ben; Kızıl baharlara özenti. Hiç değişmedi ki mevsimler Ben seni geçişsiz bir aralıkta kokladım, Islayıp içime bastım. Hadi şimdi sıra sende İstediğin kadar çocukluğuna özenip ağla. Anaçlığıma emanet korkutan korkusuzluğun.
Başım göğsümde salınırken Bir ileri bir geri anı sabitledim gözlerimle Sana odaklı tüm düşüşlerim Delilik hali bu; Sigara dumanında ki kıvrımlarda Yüzünü arayıp dokunmaya çalışmak. Ve tek bir çığlıkla dışarı çıkıp yalınayak Sokaklarda gölgeni aramak…!
Sonbahar, sonbahar olmalı… sebebi sonbahar… soyunup tenden ruhunu giyinmek. üşümüyorum üşümüyorum…!
( Esra Soytürk )
BEYAZ BİR SAYFADIR ÖLÜM
Sen Bu Şiiri Okurken Ben Belki Başka Bir Şehirde Olurum. Kötü Geçen Bir Güzü Ve Umutsuz Bir Aşkı Anlatan, Rüzgarla Savrulan Kağıt Parçalarına Yazılmış Dağıtılmamış Bildiriler Gibi. Uzun Bir Yolculuğa Hazırlanan, Yalnız Bir Yolculuğa. Çünkü Beyaz Bir Gemidir Ölüm, Siyah Denizlerin Hep Çağırdığı, Batık Bir Gemi, Sönmüş Yıldızlar Gibidir. Yitik Adreslere Benzer Ölüm. Yanık Otlar Gibi. Sen Bu Şiiri Okurken Ben Belki Başka Bir Şehirde Ölürüm.
(BEHÇET AYSAN)
ÖLÜM GİBİ Aşk henüz gidilmemiş bir ülkedir, diyorsun ne kadar uzak gitsen çıkamazsın teninden kendinden çıkamazsın ne kadar yakın gelsen
sessizce dinliyorum gecenin çanlarını açık bir yara gibi çalıyor çanlar vuruluyor sesinde çanların hayvanları
çıkamıyorum senden ne kadar uzak gitsem sana varamıyorum ne kadar yakın gelsem
gözlerinde acının ürperen tenini okşuyorum nereye akar, hangi ölü denize istiridyeden koparılan incinin kanı biliyorum
ölüm gibi devam ediyor gece susamış bir yangını söndürerek kalbimde çekiyorum körelmiş bir ateşin bayrağını sesindeki çanların en yüksek kulesine
kapanıyor gecenin ağır kapısı sonsuz mavi bir cam kırılıyor içimde
öpüyorum öper gibi gözlerini son defa ölüm gibi bir aşkın gözyaşlarını.
(AYTEN MUTLU)
SESİNE UYKU KAÇMIŞ ADAM Bir adam vardı bu şehrin bir yerlerinde Sesine uyku kaçmış bir adam Ağlasa duyardınız Yağmur şırıltısı gibi yağardı düşler ormanına Yüzü silik bir adamdı Gözlerinde En çok da gözlerinde saklıydı hüznü Bu yüzden kısardı gözlerini
Buz gibi sessizdi o Sesine uyku kaçmış bir adamdı Ne zaman düş kursa Çocukluğunun soğuk günleri gelirdi aklına Gençliğinin Deli fişek günlerine yazgılıydı yazgısı Vadesi dolmamış toprakların İnce tortularında saklıydı ruhunun gizemliliği
Ve bir gün Bir şeylerin intikamını bıraktı ardında Bir türlü alamadığı
Şapkalı günlerin umut kokan güvercinleriyle birlikte Gitti bu şehirden Sesine uyku kaçmış adam Gecelerdir onu düşünüyorum Uykularım kaçıyor.

SUSKUN
yağmurlar adını çizseydi yüreğime gözyaşı tufanlarıyla yağmalanmazdı bu sevda oysa amansızlığın burçlarında bencilliği unutup sencil yaşamak vardı bir zaman hasret kokulu günlerin tortuları böyle çökmezdi gözlerime hani sevdalar sevda gibi yaşanırdı hani yenilgi sandığın yengiler vardı suskun
yüreğimi kanırtmışlığınla çekip gitmişliğinleyim uçurumlarca uzağım sana kan revanım bu kadar mı kadük bu kadar mı derme çatma bu sevda suskun
çorak toprakların köhne çatlaklarına ağlarım öyle ölgün öyle perişan bulutlar kırılır başımın üstünde ve bağışlamalar serpiştiririm sulara yılları unuturum yolları beklerken gelmezsin suskun dillenmeden yıllanırsın suskun
tamiri olmaz bitenlerin yarınların gardiyanlığı düşer bize özü sevdasında saklı suskun
seni anlatmaktan yorgun mektuplar var iflah olmaz ve yaralı şiirlerle dolu dipsiz kuyulardan şahikalara doğru
al beni götür kendine suskun üşütmez bizi tenhalıklar yakışmaz bu öfkeler bize sevilmişlik kokuyor dudaklarımız sözlerce serpin bana ört ateşimi suskun
(Kahraman Tazeoğlu)
BİZ
Yaşıyor ama uzaktaysam senden Bil ki seni hiç unutmadım Yazık olmuş, hata yapmışız Senden ya da benden ne farkeder Şeytana uymuş aşkı yakmışız Adımı söylemezdin bana seslenirken Beni kendine daha da aşık ederdin Buluştuğumuz anları hatırlıyorum Güller açardı gönlümde sen gelirken Üç-beş saat bile ayrılsak Yapraklarım dökülürdü sen giderken Yanyana duran iki yıldızdık sana göre En parlak, en güzel olanı bendim Gökyüzünde ki tek yıldızındım senin Fırtınalarda saklanıp korunduğun Ömrünün sonuna kadar beni seveceğini Kalbini kalbime kelepçeleyip Anahtarını okyanusa attığını söylerdin Benim için kıyamet seni kaybettiğim gün demekti Ruhumda sakladığım en değerli hazinemdin Sonsuza kadarda saklayacağım Yokluğumda sen nasıl olursun hayal ettiğimde Seni mutlu, çok mutlu görüyorum Çünkü hep öyle ol istedim hatta hatta belki yeni aşklar tanırsın Her şeyin güzeli senin olmalı Yerine kimseyi koyamam ki Ben kimseyi ama kimseyi seni sevdiğim gibi sevmedim ki Sen bana aşk dedin, bizi kirletemem ki Bazı şarkılar vardı birlikte sevdiğimiz Senin bana, benim sana söylediğim Onlardan biri yada benzerini duyarsan Ben mi? ben hiç unutmayacağım ki Okyanusa attığın anahtarı biri bulurda Daha iyisini yaptım seni kalbime kazıdım Her atışında hatırlamak için Yaşıyor ama uzaktaysak birbirimizden Bil ki seni hiç unutmadım Yazık olmuş hata yapmışız Eğer ölümse bu ayrılığın sebebi Ve bensem önce giden bu alemden Tıpkı benden istediğin gibi Ben kimseyi ama kimseyi seni sevdiğim gibi sevmedim ki Sen bana aşk dedin, bizi kirletemem ki Küs olduk, ayrı düştük duramadık ki Savaşları sevemedik ki barış olduk biz Hüzünlendik dilden kaçan bazen iki lafla Sevişmeye sebep ettik ayrılıkları Niyet ettik, söz verdik en büyük aşka Başkasının sevdasına imrenmedik biz Neysek oyduk, öyle kaldık aynı inançla Kimsenin öyküsünden kopya çekmedik Başkasının oyununu bozmadık biz Bu dünyanın uyumunu bozmadık biz

SEVDİM
Elimde dünden kalma yarınlarla Ansızlık anıtı bir kente geldim Ben bu şehirde en çok seni sevdim Nikotin yorgunu Titrek ellerinden içeri girdim Şehir gözlü kız dedim adına
En okunaklı yeriydin alınyazımın Gizleyemedim Geceleri kılık değiştirdim Ellerini soyunup gözlerini giyindim Akşam sağanaklarıyla indim gizli Bahçelere Bulutu yüzüne çevirdim Kirpiklerinden sağanaklar başladı Gözlerin geceye yağdı Karanlığım ıslandı Sonra sana vurdu, sana sustu bütün Gitmeler
Martı kanadına yüklerken durgunluğunu Bir yalnızlıkta tutukladılar yüzümü Anısı kaldı düştüğüm uçurumların Beni en aşk yanlarımdan astılar
Kuşlar güne inerken sesin çizildi Kanatlarına Ve sen hep vardın Tutulduğum karantina nöbetlerimde Sonra kaşlarıma muştulandı Eriyen gecenin çelik izleri Tersine çevirdim ağlamaları
Bilir misin fırtına gözlü kız Bana en güzel düşmeleri bıraktın Uçurum gözlerinden Yarın bütün gemiler sende duracak Ve senden doğacak güneş Bakışların Namluya sürülmüş bir kent olsa da Ben hep uçurum gülleri ekeceğim onlara “bugün güllerden sarı”
Yalnızlık yığılıyorken Esrik bir şehrin ortasına Bu gece yağmurum sana Gözbebeklerine koy beni
Gidişlerinle susuyor bütün koridorlar Ama olsun Ben bu şehirde en çok seni sevdim...
(Kahraman Tazeoğlu)
AŞK GECİKMİŞ BİR MUTLULUKTUR
Gün devrildi Koca bir yürek kaldı altında Oysa gölgeli bir parantezdi günler Yüzünün deltasında Pazartesiden cumartesiye Aşk aynı gün ölmekti belki
Son tren çığlığında İstanbul çeker giderdi içimden Kırık zarlar kalırdı geriye Ve ben Saçlarımdan başlardım yaşlanmaya
Bazen öyle güzel susardın ki Ağzımdan koparılan bir çığlıkla Eklenirdim sessizliğine Yaralı sandallar geceye açılırdı Yüzün habersiz kopuk bir kirpik taşırdı Düşürmenden korkardım Solcu bir kız gibi bakardın En mavi yanlarıma Tutulur kalırdım
Aşk gecikmiş bir mutluluk oluyor Aşk engelli yüreklere Ve meleklerin aşık olduğu çocuklar Hala erken ölüyor buralarda Biliyor musun Bazen acıyorum bu şehre işte bu yüzden
Vatan caddesinde Her gece bir, sarhoş ölüyor Sen giderek yaklaşıyorsun Şiir gecelerime Yasak denizlerde yüzüyoruz oysa biz -kulaç atmayı bilmeden- Sense bana eski bir şarkıyı dinletiyorsun “bir hadise var kimse bilmiyor”
Yalnızlık düğümlenip sen çözülmek Ne garip şey
Ben ölürüm şehirler geçer içimden Zaman gözlerinde durur Karanlığı yarınca bıçkın bir otomobil farı Şehrin camlarından yansız ışıklar Şubat gözlerinde iki yıldız olur Dokunamam Yeni yetme ürkülerin var şimdilerde
Hüznünden yapılma şen Kahkahandan tanırım seni Bir de içindeki kırık aşklardan Ki içinden kusamadıkların Beni zehirler en çok Çünkü yanlış insanlara ağladığın Geceler saklı bu kentin koynunda Sonra Sana uzak bir radyoda anlam bulur sesim Sesim ki Şehla bir üveylik yavrusuyla kazınmıştır Bu kentin duvarlarına, kaldırımlarına
Bir martı ölür İstanbul kadar Bir İstanbul kadar ölürüm Ve şehir çürür içimde Sancılı bir sokak kalır sana
Sanırım uykun geldi Çünkü gözlerim kapanıyor Bu intiharlar daha ne kadar saklanır bilmem
Ey benim yangınlar ortasındaki fesleğenim İşte böyle geçiyor günler Sonra bir gün daha devriliyor Koca bir yürek kalıyor altında
Bir susuşta sen oluyorum Seni gözlerinden seviyorum...
(Kahraman Tazeoğlu)
TÜKETİYORUM ÖMRÜNÜ KELEBEK YÜZMELERİN
Korkuyordum, Yaralarım diye seni Serseri mayın tesirli sözlerimle… Sınır dışı edilmiş merserize serinliklerimde Titrersin diye, Korkuyordum!
Tek şeritli bir otobanda, Kaza süsü verilmiş bu ilişki Daha fazla sürmezdi Biliyordum…
Bu ten, bu beden yoracaktı Bu coğrafya, bu iklim bozacaktı Bitki örtülerim sarmaşık kılığında boğacaktı elbet seni! Biliyordum başından beri Biliyordum adım gibi…
Yarı ıslak, çırılçıplak küflü bir kırgınlık sızarken gölgemden Biliyordum takvimsel uyuşmazlık Ya da şiddetli betimsizlik bahanesiyle Tedavülden kaldırılmak üzereydi bu ilişki zaten!
Şimdi göğsümde köpüren köprücük sularımda Tüketiyorum ömrünü kelebek yüzmelerin… Küreksizim, nefessizim! Bir körünki kadar ağır adımlarım, Bir sağır kadar dilsizim!
Sanki ikinci sınıf bir oyunun açılmayan perdesinde, Figüranca unutulan repliğin son hecesindeyim! Ya da kılçık kıvamında boğaza düğümlenen Ekmek arası etkisiz bir ünlemim!
Ama biliyordum Çok açıktı, Aşacaktı seni parantez içlerim, Beş bilinmeyenli denklemlerim… Yoracaktı gam küpüyle çözülmeyen formüllerim! İç acılar toplamımı aşmadan yenilgilerim çekip gitmeliydim, Çekip gitmeliydim!
Ekvatora kırk derece eğriydim Yazları kurak, kışları kederliydim, Yer yer parçalıydım, Bulutluydum, Nemliydim! Seni bu iklime hapsedemezdim! İşte bu yüzden Gitmeliydim, Gitmeliydim!
(yEşİm KıRLı)
| November 15
|
DÜŞ(üm)DE DÜŞ(ün)MEK
Senden sonra ilk defa
Geleceğimi düşündüm dün gece
Düşündüm düşümden düştüğüm
O dönüm noktam olan gece
Bir hayat vardı bize yaşanması için sunulan
Bir hayat vardı geleceği kusursuz olan
Gidişinle ne yaşanılacak bir hayat kaldı
Ne de uğruna çabalanması gereken gelecek
Geriye kalan sadece numarasız sayfalar
içinde kendine yer arayan
Parça parça bölünmüş
anılar arasındaki düş kırıkları…
Ne olacaktı benim sonum?
Geçmişim miydi tek korkum
Yoksa geleceğin getireceği yokluk içindeki
Boşluk muydu varım yoğum?
Bilinmezler içinde daha ne kadar yol alabilirdim ki,
Bir adım atmaya bile mecalim yokken…
İşte bunları düş(üm)de düş(ün)düm.
Düştüm hesaptan, aşktan olan tüm alacaklarımı
Sildim bir kalemde bütün bakiyelerimi
Sıyrılmak ister gibi içimde ki bu aymazlıktan
Mahşerde tekrar açmak üzere
kapadım tüm hesaplarımı.
Kaldırdım içimde uyuyan
Unutulmaya yüz tutmuş o masum çocuğu,
Kaldırdım içimde ki lal olmuş çocuk
İçin kullanabileceğim tüm başkaldırışları
Artçı şoklar halinde gelen tüm
Tümcelerime ait yüklemlerim
yeniden öznelerine kavuştular
birer birer gizlendikleri yerlerinden çıktılar
içimde ki lal olmuş çocuğa hayat verip
yaşama sıkı sıkıya sarılmama,
düşlerimle yaşattığım sana olan
bağnazlığımdan kurtulmama
yeni bir sayfadan dünyaya bakmama
sebep oldular.
Artık cümlelerimde ki gizli öznem değilsin
Ve bembeyaz sayfamda kendine yer
Bulamayan bir siyah nokta kadar
KİFAYETSİZSİN…
HAKAN OĞUZ
16.11.2007
GİZLİ BAHÇEM
Saat gecenin bir yarısı
Uykusuzum,susuzum ve sensizim
Sızım, sızım sızlar yüreğim.
İşte bu sefer oldu deyipte sonunda
hüsran yaşayanlar vardır ya
ben de onlar gibi kadersizim.
Senin, ağzıma bir parmak bal çalar gibi
verdiğin bir yudum mutluluğun bile
Bana bir ömür yetebileceğini sanmışım
Yanılmışım,kanmışım, ben sana aldanmışım.
Artık yağmur sonrası toprak kokmuyor bahçem
açmıyor dikensiz güllerim,
ve ötmüyor dalında bülbüllerim.
Sen gittin gideli gönül bahçemde olduğu gibi
Evimin bahçesinde de bir yas havası hakim.
Kimsenin yaklaşmaması için
dikenli tellerle çevirdiğim bahçem artık
kan kokuyor, kin kusuyor, hep susuyor…
Ama bu kin sana değil melek yüzlüm.
Sadece kötü talihime, kara bahtıma.
Yani isyanım kendime anlayacağın.
Seninle yaşanan iyi ya da kötü her şey
seninle güzeldi, seninle özeldi.
Senden sonra da tatlı bir anı
olarak kalmasını sağlayacağım.
Ama artık ağlamayacağım.
Göz yaşlarımı kimse görmeyecek,
kimse acı çektiğimi bilmeyecek,
seni unuttuğumu sanacak herkes,
oysa ki ben seni herkesin bir nebze
bile olsun görebildiği gönül bahçemde değil
çıkış kapısı olmayan kimsenin yerini dahi bilmediği
GİZLİ BAHÇEM de saklayacağım.
Seni sonsuza kadar orada yaşatacağım…
HAKAN OĞUZ
08.11.2007 01.30

SORGULA BENİ…
Bir insanı yargılamak kolaydır
Hele yargısız infaz yapmak en kolayıdır.
Bu ilişkinin bitişini kaldıramadığımı
Söylüyorsun, kabullenemiyorsun diyorsun
Israr ettiğimden bahsediyorsun
Beni boş yere yargılıyorsun…
Yargılamadan önce sorgula beni…
Önce sorgulanmak isterim
Sorgula ki gerçekleri duyasın,
Hislerimi anlayasın.
Tabi gerçekler acı geleceği için
Kolay yolu tercih ediyorsun.
Sana da bu yakışır, her şeyin kolay
kestirme yolunu seven sen
kaçışın da kolay yolunu seçmişsin.
Hemen bitti gidiyorum eyvallah!
Ohh ne ala memleket!!
Hadi kendin bunu yaptın, kaçtın.
Benden de bunu hemen kabullenmemi mi
Bekliyorsun?
Daha çok beklersin gülüm?
Öyle kolay kaçış yok.
Olmadık zamanda insanın hayatına gir
Kafana esince en olmadık zamanda çek git…
Yok öyle yağma!
Buna itiraz edince de kabullenemediğimi
Söyleyip yargılıyorsun beni
Yargıla, yargıla ama yargılamadan önce
Sorgula beni! Sorgula beni ki, gerçekleri
Duyunca yüzün kızarsın?
Sorgula beni ki aşkımın büyüklüğünü anlayasın.
Ama senin için ne fark eder ki?
Aşkmış, sevgiymiş bunların hepsi yalan…
Gerçek olan, gerçek olan…
Neyse boşver gerçeklerin senin için ne
Önemi var ki? Yalanlar üzerine
Kurulu bir hayatta gerçekler neyi
İfade eder ki?
Hadi git şimdi, arkanı dön ve çek git
Kendine yakışanı yap…
Dur bekle!
inandın mı yoksa bu söylediklerime?
Dur ne olursun hemen gitme!
Bir şans daha ver aşkımıza
Ya da aşkıma!
Benim aşkım ikimize de yeter merak etme.
Onu da mı kabul etmiyorsun
Tek şanslık değeri de mi yok bu aşkımın.
Anlaşılan bu aşkı ben tek başıma
yaşamaya devam edeceğim.
Gittiği yere kadar da yaşatacağım
Bundan şüphen olmasın veya olsun
Senin için ne ifade eder ki artık.
İyi peki o zaman senin istediğin gibi olsun
Yolun gülle dolsun
Her şey gönlünce olsun
Sen de KENDİNE İYİ BAK…
HAKAN OĞUZ
23.10.2007 – 23,30
Yalnızlık ve Çelişkiler Üzerine...
Saat gecenin bir yarısı ve ben hala ayaktayım her zaman olduğu gibi. Yüreğimle bir
başıma yapayalnızım. Gözlerim uykusuzluktan kan
çanağına dönmüş bir şekilde olmasına rağmen bir şeyler karalamakla uğraşıyorum. Ne şafak
sökmesini bekleyecek kadar sabrım kaldı,
ne de bir daha ki uykusuz geceyi kaldırmaya gücüm. Nereye kadar sürecek bu işkence. Neden
hep 3-5 nöbetlerini tutmak zorunda kalıyorum.
Ey aşk sen nelere kadirsin. Askerde bile tutmadığım 3-5 nöbetlerini bana her gün tutturuyorsun.
Aslında aşk da değil bu acımasızlığı bana yapan. Aşkın suçu günahı yok. Tek suçlu aşkı hiçe
sayan çekip giden sensin vefasız sevgili evet sen. Sen yanımda olsaydın bu acıyı
yaşarmıydım ki ben? Sen gittin gideli hep aynı senaryo uykusuz geceler, mecnun vari bir
gündüz sadece tek fark akreple yelkovanın sürekli
yer değiştirmesi. Evet yine eski sevgilimle başbaşayım. Kim mi o? Tabi ki yalnızlık! Yalnızlık
benim eski sevgilim,dert ortağım. Bir dönem dostum oluyor, sonra tekrar sevgilim.
Şartlar ne olursa olsun bir türlü benden kopamıyor.
Nasıl olursa olsun bana geleceğini biliyor ya da
benim ona döneceğimi. O benim en vefalı sevgilim. Ben ne yaparsam yapayım beni
hiç terketmiyor. Kızmıyor, darılmıyor hep anlayış içinde benim de onu anlamamı bekliyor.
Düşünüyorum da böyle vefalı bir sevgilim varken neden sonu belli olmayan başka
aşkların peşinde koşturuyorum ki? Allah’ım napıyorum ben kafayı yedim iyicene!
Günlerdir yerinde olmayan şuurumu kaybedeceğim neredeyse! Baksana yalnızlığı
bile kendime eş yaptım onunla mutlu bir gelecek düşünüyorum. Sonumun iyiye gitmediğinin
sinyallerimi bunlar yoksa! Neyse ki kulağıma gelen tını ve güzel sözler beni biraz silkeliyor.
“meğerse sulara yazmışım seni, meğerse rüzgara yazmışım seni” arkasından
üstadın söylediği muhteşem ve benim özetim olan söz;
“yüreğime söylediğim en doğru yalan oldun.”
Evet zerre kadar yalana tahammül edemeyen yüreğime söylediğim en doğru yalandın sen.
Üstelik işin ilginç tarafı yalanın yanından bile geçmeyen yüreğimin
senin gibi bir yalana hiç itiraz etmeyişiydi. Bu nasıl bir çelişkiydi böyle. Tüm benliğime
kabul ettirmiştin kendini ve benim buna da hiç itirazım olmadı zaten.
Sen kendimden bir parçaydın. Peki sen de beni kabul etmişken bu bitiş,
bu terk ediş neden? Ömrümde bu yaşıma kadar cevabını bulmakta zorlandığım
hatta bulamadığım tek soru bu olsa gerek. Yavaş yavaş
şafak sökmeye başladı. Bugün kü nöbetin de yavaş yavaş sonuna
geliyorum. Hadi bugünü de atlattım ya yarın, diğer gün. Nereye kadar dayanabileceğim?
Vücudum nerede pes edecek acaba? Galiba benim istediğim de bu herhalde.
Uykusuzluk ve hastalık süsü vererek vücudumu iflas ettirip böyle bir son hazırlıyorum
herhalde kendime. Terk edilmeyi hazmedemeyip, bunu kaldıramayıp bir çılgınlık yaptı
dedirtmemek için bu oyunu sahneye sürüyorum galiba? Offf yine
kuruntularım başladı anlaşılan. Bu kadarı da fazla artık. Ben ne yaptığımı,
ne düşündüğümü bilmezken, bir mecnun misali derbeder bir
şekilde aylak aylak dolaşırken bu kadar ince hesapları nasıl yapabilirim ki!
Kendime bile gülüyorum valla. Ama bu aklıma geldiğine göre
belki de düşünmüşümdür. Allah’ım gerçekten aklımı kaçırıyorum galiba.
Kendimle bile çelişiyorum. Bu çelişki ilk
değil son olmayacak da bu gidişle anlaşılan. Evet bu geceyi de atlattık sayılır yarına
Allah kerim. Nöbeti devredebilirim artık. Günün ne getireceği bilinmez ama
yarın ki nöbetin bana bir sürü çelişki getireceği kesin. Buna da alışacağız artık,
yalnızlık ve uykusuzluğa alıştığımız gibi. Zaman alışmayı öğretiyor da,
iş unutmaya gelince bayağı bocalatıyor insanı. Neyse sağlık olsun, her şeye rağmen
yine uykusuz geçen bir geceye elveda
ve her şeye rağmen gecesini dahi bildiğim yeni bir güne merhaba.
Tüm çelişkilere ve olumsuzluklara rağmen merhaba…
HAKAN OĞUZ 07.11.2007 04.30
BEN SANA GÜLÜM DERİM
GÜLÜN ÖMRÜ UZAMAYA BAŞLAR...





Not : Resimli şiirler üyesi olduğum ve sizleri de üyesi olmaya davet ettiğim http://kahramantazeoglu.com sitesinden alınıştır. | November 12
|
ALDANIŞ
Doğdum
Önce sıcak bir kucakta
Yuva buldum.
Sonra derdimi anlatmayı öğrendim.
Ağladım,
Ben ağladıkça etrafımda pervane
Gibi birileri dolaşıyordu.
İlgiye sevindim ve sebepli sebepsiz ağladım.
Ama nereden bilebilirdim bu ağlayışların
Onları üzeceğini!
Yürüdüm,
Ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim.
Durdukça adım attım, attıkça yürüdüm.
İnsanın kendi ayaklarının üzerinde
Durmasının zorluğunu daha o zamandan öğrendim.
Büyüdüm,
Büyüdükçe sorumluluğum arttı.
Ama aynı oranda bana olan ilgi azaldı.
Artık etrafımda kimse dolanmıyordu.
Çünkü kardeşim olmuştu.
Bütün ilgi ona yönelmişti.
Kıskandım.
Kıskandıkça onu daha da çok sevmeye başladım.
Ve sevmenin kıskanmaktan geçtiğini anladım.
İlk defa aşık oldum, sevdim.
Hem de çok sevdim.
İlk aşk dedikleri olayın güzelliğini yaşadım.
Sonra ayrıldım.
Daha o zaman bile ayrılık yükünün
Ne kadar ağır olduğunu gördüm.
Unutamadım.
İlk aşkın asla unutulamayacağını anladım.
Anladım, anladıkça ağladım...
Tekrar sevdim.
Bu sefer olgun ve anlayışlı davranmayı öğrendim.
Daha uzun süreli bir ilişki yaşadım.
Yaşadıkça, yaşattım.
Mutluydum, gelecek için umutluydum.
Bu mutluluğun hep süreceğini sandım.
Sandım, sandıkça kandım,
Kandıkça, yanıldım.
Yanıldıkça aldandım. Aldandıkça ağladım.
Tekrar sevdim, tekrar yanıldım.
Sevmenin acıdan başka bir şey olmadığını anladım.
Anladıkça ağladım, ben hep karaları bağladım.
Artık ağladıkça kimse yanımda olmuyordu.
Tek kalmayı öğrendim.
Ve sevmemeyi, aşık olmamayı denedim.
Denedikçe düzeldim. Düzeldikçe geliştim
Geliştikçe daha da olgunlaştım ve
acılara katlanmaya çalıştım.
Asla bir daha sevmemek için kendime
söz verdim, yemin ettim.
Bir yanım hep boş kaldı.
Ama hayatımda acı ve keder yoktu.
Mutluydum,
Geleceğimden umutlu olmasam bile
huzurluydum.
Taa ki karşıma sen çıkana kadar.
Sen ki tövbelerin yemin bozduran meleği
Hayatıma sorgusuz girene kadar…
Karşı koymaya çalıştım
Ve yüreğimde ki korkuyu gördüm, hissettim
Bunu sende gördün ve beni
tek bu yönümden vurdun.
Önce içimden korkuyu aldın.
Sonra da kalbimi çaldın.
Usta bir hırsız gibiydin
İz bırakmıyordun ama damla damla
Sevgi bırakıyordun yüreğime.
Güvenmeyi öğrettin bana, öğrendim.
Ve korkunun ecele faydasının olmadığını…
Aynı zamanda herkesin de bir olmadığını.
Keşke seni daha önceden tanısaydım dedim.
Sonunda deneme yanılma yönteminin
Sadece denemeden ibaret olmadığını
bir kez daha üstüne basa basa anladım.
Denedikçe yanıldım.
Yine yanıldım, yine aldandım.
Sen de beni yanılttın, sen de beni kandırdın.
Herkesin bir olmadığını anlamaya çalışan beynim
Senin de diğerlerinden ne farkının
olduğunu bulmaya çalışıyordu şimdi.
Sende vefasız çıktın,
sende hayırsız çıktın…
Artık neye güvenip kime inanacağımı
Bilemez oldum.
Yine bana hüsran var yine bana acı
Sonu hep mi hüsranla biter
bu aşk denen ACI illetin?
Acı şeyden tatlı son bekler hale geldim.
Sustum
Sustukça düştüm.
Düştükçe yalnızlığa gömüldüm
Ve yalnızlığın en vefalı dost
Olduğunu gördüm.
Gördükçe sardım,
Sardıkça sarmalandım
Ve bundan sonra
YALNIZ BİR BEN OLDUM…
HAKAN OĞUZ 11.11.2007
 
SEVGİLİYE MEKTUP (II)
Selam sana ey sevgili! Merhaba nasılsın? Yolladığın mektubunu aldım, teşekkür ederim. Gerçekten çok şaşırdım.
Daha ben sana mektubumu göndereli birkaç gün olmuştu. Bu kadar kısa sürede bana cevap yazacağın (doğrusunu söylemek gerekirse okuyacağın) hiç aklıma gelmemişti. Gerçekten beni şaşırttın. Neyse mektubunu postacı getirdiğinde olamaz yine mi dedim. Çünkü postacı bana hiç iyi haberlerle gelmiyordu. Faturalar, ödenmemiş kredi kartları borçlar, borçlar, borçlar… İyiden iyiye dağılmıştım. Su faturasını ödüyorum, elektrik kalıyor elektriğimi kesiyorlar. Elektriği ödüyorum, telefon kalıyor. Telefonum kapanıyor. İki yakamı bir araya getiremiyorum. Yani anlayacağın illa ki bir şeyin eksik olması lazımmış. Bu vesile ile postacı ile kanka olmuştum. Neyse mektubu alıp
içeri geçtim. Tesadüf budur ki ortam sanki rahat bir şeyler okumak için hazırlanmıştı. Dışarıda rüzgâr eşliğinde hafif çiseleyen yağmur penceremi tıklatıyordu. Odanın loş ışığı etrafa mistik bir hava veriyordu. Masamda senden sonra ikinci vazgeçemediğim şeyler olan sade nescafem, sigaram ve olaya anlam katan radyoda çalan o şarkı. Evet Emrah çalıyordu radyoda. Unutamadım şarkısı; yapamadım, unutamadım şu gönlüme anlatamadım, sensiz düzen kuramadım, olur diye zannetmiştim, meğer sensiz yaşanamazmış diye mırıldanırken tüylerim diken, diken olmuştu. Her şey güzel gidiyordu. Hemen bir sigara yaktım kahvemden bir yudum aldıktan sonra. Zarfı bir yandan açarken sigaramdan
derin bir nefes çektim. Bu meredi de senden sora iyice arttırmıştım. İçtiğim sigaranın haddi hesabı kalmadı artık.
Mektubu okumaya başladım. Gerçekten de çok iyi niyetli yaklaşarak mektuba başlamışsın. Benim durumumu, sağlığımı v.s. şeyleri sorup bana çok sıcak gelen kelimelerle süslemişsin mektubu. Sanki bir şeyleri değişeceğini hissetmeye başlıyordum taa ki…. Birden bire ne olduysa ondan sonra oldu. Sanki o kelimeleri yazan sen değildin.
Bir U dönüşü ile artık her şeyin tamamen bittiğini, bir daha asla görüşmek istemediğini, ikimizin de artık kendi
yollarına gitmesi gerektiğini ve hayatlarımıza başka kişileri alarak yeni bir sayfa açmamız gerektiğini yazmışsın.
Ve bunda da ilk adımı attığını söyleyerek bu son haberleşmemiz olsun demişsin. İşte o an beynimden vurulmuşa döndüm. Tepemden aşağıya kaynar sular döküldü sanki. Ama ben üşüyordum, içim titriyordu. Midem acayip bir
şekilde bulanmaya başladı. Bugüne kadar içtiğim sigaraların tümü boğazımda bir yumruk yaptı sanki. Nefes alamıyordum, neredeyse boğulacaktım. Kusmak için lavaboya yöneldim. Ama ayaklarımda derman yoktu. Öylece
yere yığıldım. Gözlerimi kapattım. O an geçmişim gözümün önünden film şeridi gibi geçmeye başladı. Kare, kare anımsıyordum her şeyi. Sen ile olan kareler ise olabildiğince karanlıktı sanki hatırlanmak istemezmişçesine!
Vücudum külçe gibi ağırdı gözlerimi açamıyordum. Acaba her şey hayal miydi? Yaşamla ölüm arasında ki ince
çizgide gidip geliyor muydum acaba? Gerçekten bu anı yaşıyor muydum yoksa her şey rüyadan mı ibaretti? Çözemiyordum? Biri beni uyandırsın diye yalvarmaya başladım kendi kendime. Kendimden geçmiş bir süre öylece kalakaldım. Uzun uğraşlar sonucu gözlerimi açmayı başardım. Yavaş, yavaş ayağa kalktım. O arada gözüm saate takıldı. Gözlerime inanamadım. Aman Allah’ım tam 12 saattir yerde o şekilde yatıyormuşum. Olup bitenin bir
şakadan ibaret olduğunu ve az sonra birinin gelip bana her şeyi açıklayacağını aklımdan geçirdim. Ama ne yazık ki
evde benden başka hiç kimse yoktu. Kafam allak bullaktı. Ve başım ağrıdan çatlıyordu neredeyse. Karnımda
acıkmıştı. Mutfaktan bir şeyler alıp salona doğru yöneldim. Kanepeye oturdum. Oturduğum yerden etrafa boş, boş bakıyordum. Odada daha önce fark edemediğim ya da görmezden geldiğim küçük objeler dikkatimi çekti.
Gülümsedim. Mesela tablonun biri duvarda baş aşağıya asılı duruyordu. Acaba bu bir sanat mı diye düşündüm?
Yoksa bu sanatı benim vurdum duymazlığım mı icat etmişti? Bir sigara yaktım. Ve odada dolaşmaya başladım.
Olayları ve olanları tekrar kafamdan geçirmeye başladım bana başkalarını hayatımıza almamız gerektiğini yazmışsın. Benim hayatıma sen nasıl karar verebilirsin. Hadi sen kendin o naneyi yedin beni niye pis oyununa alet ediyorsun? Niçin böyle olmuştu? Bu soruyu kendime defalarca sordum. Ama her soruşumda ilk başa dönmüşçesine cevap alamıyordum. Neden bu aşk oyununda harcanan taraf ben olmuştum? Bu kadarını hak edecek ne yapmıştım?
Sorular, sorular cevap bulunamayan sorular. Düşündükçe içinden çıkılamaz bir durum oluşmaya başladı. Duvarlar
sanki üstüme, üstüme gelmeye başladı. Çıkmalıydım artık bu odadan. Kendimi hemen balkona attım. Dışarıda ayaz vardı. Ama bu sefer de içim yanıyordu. İkilemler ve zıtlıklar içinde kalmıştım. Derin, derin nefes aldım bir süre.
Artık mantıklı düşünmenin zamanı gelmişti. Duygulara kapılmak bana daha da çok zarar veriyordu çünkü. Hani mantığın bittiği yerde aşk başlar derler ya işte ne olursa olsun artık aşkı bitirip mantıklı davranmanın zamanı gelmişti. Beni sevmeyen biri için kendimi harap ediyordum. Temiz hava gerçekten de iyi gelmişti. İnsanın beyin damarları açılınca demek ki daha iyi düşünüyormuş! Kendime biraz olsun gelince üşümeye başladığımı hissettim ve içeriye
girdim. Artık yavaş, yavaş bu olaya nokta koymanın ve zorda olsa acı da gelse kendimi toparlamanın zamanı gelmişti.
Çünkü üzülen bendim. O kendini bilmez belki gününü gün ediyordur şimdi. Ben ise yıpratıyordum kendimi kanı beş
para etmez biri için. Değer miydi ki bunca acıya? Evet, evet artık benimde kendime yeni bir yol ve onsuz bir hayat çizmenin zamanı gelmişti. Ne oluyordu bana birden bire duygularımı nasıl böyle frenliyordum? Günlerce ve
haftalarca frenleyemediğim, ket vuramadığım, uğruna hayatımı körelttiğim duygularımı nasıl böyle umursamaz bir
tavır içindeydim. Aslında olması gereken de buydu zaten. Geç evet hem de çok geç kalınmış bir hareketti bu. 12
saat uykuda kalınca ( ya da bayılınca ) neler oldu beynime benim? Ama hoşuma gitmiyor da değildi bu durum.
Kalbim taşlaşıyordu sanki. Aklım her şeyi yönlendiriyordu. Dizginler artık mantığımın elindeydi. Evimi yavaş, yavaş
dolaşmaya başladım. Sanki her şeyi yeniden keşfetmek ister gibiydim. İlk işim tabloyu düzeltmek oldu. Etraf bana
çok değişik geliyordu evdeki o kasvet sanki kalkmaya başlamıştı. Ama bu olayları buraya kadar getirende bendim bunları düzeltmek de yine bana kalmıştı. Duygularımın körelttiği mantığım tıkır, tıkır çalışmaya başladı. Şimdi ki
hedef yeni bir hayattı. İleride bu kaybettiğim günlerime bakıp güleceğim belki de ve her geçen günün altın değerinde olduğunu düşünürsek, bir servet kaybettiğim için üzüleceğim. Ama zararın neresinden dönersem kârdır. Zaman
gelecek ben seni kaybettiğime değil sen beni kaybettiğine üzüleceksin. Bunu sakın ama sakın unutma. Evet hayırsız
be zalim kişi. Sana artık sevgili demiyorum çünkü sen ellerin kadınısın. Seversin sevdiğin seni sevmez gider başka birine aşık olur başka birini sever, başka biri de onu sevmez. Geri dönmek ister tekrar aynı limana demir atmak ister. Sığınacak tek kişi kaderi ile baş başa bıraktığı eski sevgilidir. Ama dönmeye yüzü yoktur. Dönse bile bakalım
bıraktığı kişi, bıraktığı yerde, bıraktığı gibi midir acaba? Sana mektubunu aldıktan sonra olup biteni yazmaya
çalıştım. Niye yazdın diyeceksin? İnan bunu ben de bilmiyorum. Ama senle ilgili bundan sonra artık tek bir şey
duymak, görmek ve okumak istemiyorum. Rotamı belirledim artık. Sensiz bir hayat. Sen ise hep benden bir parça
ile yaşayacaksın buna mecbursun. Gün gelince bu dediğimi anlayacaksın. Şimdi sana boş ve basit gelir. Neden bahsediyor bu adam dersin. Zaman her şeyin ilacıdır. Zaman neleri unutturmadı ki seni de unutturmasın. Neyse
zavallı kız! Olaya koyulan son nokta budur. Senin de dediğin gibi artık sen yoluna ben yoluma. Üzerimden gerçekten büyük bir yük kalkmaya başladı. Sen gerçekten de ağırmışsın çok fazla kilo almışsın. ( ha ha ha ) işte gülüp
geçiyorum sana artık. Hayat bana bundan sonra zevk vermeye başlayacak anlaşılan. İnan kendimi kandırmıyorum
bunu da bilesin.
Şunu da sakın unutma;
SAHTE SEVGİLİLER TERK ETTİĞİNDE BENİM YOKLUĞUMU ANLAYACAKSIN
BENİ BAŞKASIYLA HER GÖRDÜĞÜNDE KAYBETTİKLERİNE AĞLAYACAKSIN...
HAKAN OĞUZ 15.04.2005
   
|
|
BU SONU ÖNCE BEN YAZDIM
Bu sonu önce ben yazdım kimselerin başını bile bilmediği o günlerde ayrılık sevgiyi hissettiğim ilk anda korkum oldu seni bulup bulup yitirdim düşlerimde sonra yeniden buldum yeniden yitirdim bende kalacağın bir yarın kurgulayamadım sevgiyi ve korkuyu birlikte yaşadım bu yüzden bir daha göremeyecekmişim gibi uzun ve derindi bakışlarım her yeni buluşma ilki kadar heyecanlıydı ve sensizlik hep seninleydi...
bu sonu önce ben yazdım kimselerin başını bile bilmediği o günlerde bilseydin ayrılığa yazgılanmış bir sevgiye açar mıydın yüreğini takvimden günleri birer ikişer çalmama aylara yıllara yerleşmeme izin verir miydin görüyor musun farkında olmadan ne çok şey paylaşmışız seninle
bu sonu önce ben yazdım kimselerin başını bile bilmediği o günlerde hayallerin ardından serüvenlere sürüklendik seninle hiç görmediğimiz ülkelerde hayatlar kurar evler döşerdik kısa vadeler seçerdik hayatlarımızı yenilemeye o gün gelmezdi bir türlü vade dolmazdı birileri çıkar yolumuzu değiştirirdi yeni hayaller armağan ederdi bize çocuk olur kanardık sonuna kadar gidilecek yollar yerine böyle kopuk maceralara tutkunduk seviyorduk bir yaz gecesi dolunaydı bana bakmıştın. bende korkularımı yenmiştim bizden başka inanacak kimsem kalmamıştı yorgunduk kazanmak zorundaydık üstelik adımlarımıza güç verecek sağlam zeminlerden yoksunduk içimiz bir kararsa bir daha güneşi göremezdik birbirimize güvendik, bize aşılmayacak dağ taş kalmadı sandık en güzel günlerimizdi o günler
bu sonu önce ben yazdım kimselerin başını bile bilmediği o günlerde sonra her şey değişiverdi umutlarımızı yitirdik kendi ayak izlerimizden yürüdükçe birbirimize dostluğun vermiş olduğu lezzeti üretmekten bıkkın kışkırtıcı huysuzluklardan medet umduk ayrı dünyaları özledik kendi peşimizden koştuk başkaları diye şimdi şarkılar söylediğimiz birbirimizin gözlerinde eriyip gittiğimiz puslu gecelerin kokusu burnumda tütüyor beni beni böyle bir gecede öldürmeliydin bir cennetten bir cennete geçmeliydim itirazım olmazdı sürgünleri bana vermemeliydin. Beni beni böyle bir gecede öldürmeliydin ayrılık çığlıkları kanımı dondururken gemilerimi yakacak çılgınlıklarımı gemleyip kendime ve sana en mutlu bölünmeleri vaat etmiştim benden armağan olacak bütün bensizlikleri reddettin ve ben hiç bilmediğim dokunuşlarınla yüreğimden izlerini kazıdım bu sonu önce ben yazdım...
(Kahraman Tazeoglu)
ÜSTÜM KALSIN
“Aynı suda ikinci kez yıkanmak imkânsız değil, boğulmakmış!”
Yalanlarınızın eline bakarken gözlerim, dürüstlüğünüzü bana gösterdiniz. Size inandım. Size hep, inanırdım! Dürüsttünüz. Ve acımasız! Öldürmeyi canıma ödül sayıp, beni kendi hatalarımla vurdunuz. Serseriliğimi, sessizliğinize dinleyici yaptınız. Sustunuz! Günlerce… Konuşmadınız! Aylarca… Daha yanacak yanımın kalmadığını anladığınız da, çıkıp geldiniz. İçimin içine… Asıl yerinize, asilce oturdunuz. Gitmeleri silmiştiniz. Size inandım. Size, hep inanırdım!
“Aynı suda ikinci kez yıkanmak imkânsız değil, boğulmakmış!”
Gördüğüm yüzünüze, suların durgunluğunda bakmışım meğer. İlk gel-git’te gideceğinizi bildiğim halde. Kandım gelmenize. Kopardığım ilk fırtınada gittiniz, gelen dalganın gitmesini beklemeden gittiniz! Her şeyinizi alıp da gittiniz. Hiç gelmemiş gibi, gittiniz!
“Bilmediniz”
Şüpheleriniz, beynimi kemirirken ‘senaryo yazıyorsun’ dediniz. Şüpheleriniz, içimi çürütürken ‘zaman’ dediniz. Şüpheleriniz, artık belimi bükerken, yüzüme kapılar çarptınız! Beni, kendi gözümden düşürdünüz. Acı çekiyordum. Ne acı ki, acı çektiğimi canınızı yaktığımda anladınız. Ve daha acı ki, sizin canınız yanınca, benim canım daha çok yandı!
Ben kelime kelime kim’lere ulaşırken, ‘neden’ yoktu Lügatinizde. Sormadınız! Nasıl’ın açıklaması, gereksiz bir tartışmanın açılışıydı sizin için. Çelişkisiz karakterinizle, içinizin rahatladığı son’a vardık. Sonuç: Dudaklarınız arasından çıkan sonsuz suskunluk…
“Şimdi”
Bu hiddet benim! Kimse sahiplenmesin! Bütün suçlar ‘yine’ benim! Kimse, nezaketini araya verip, suçtan pay çıkarmasın kendine! Nesnelerinizin, kelimelerinizin, zamanınızın, sevginizin ziyanlığına yanmayın! Hasarı tespit edin yeter! Bedelini, fazlasına canımı ekleyip ödeyeceğim! Sıyrılıp çekilirken aranızdan, ‘üstüm kalsın’ diyebileceğim! Meğer siz, nasıl da yetermişsiniz size! Bilemedim… Sağ olun, sizi sevmeme izin verdiğiniz için ve beni sevdiğiniz için… Üstüm kalsın!
(Kahraman Tazeoğlu)
YANIK BIRAKTIN BENİ
TÜRBEDE BİR MUM GİBİ
ERİYORUM DİYORUM
SANA ŞAKA GELİYOR
KAPATTIN BİR ZİNDANA
EBEDİ BİR MAHKUM GİBİ
ÇÜRÜYORUM DİYORUM
SANA ŞAKA GELİYOR
ÖMRÜMÜN BAHARINDA
ALMADAN HEVESİMİ
AŞK ELİNDE OYUNCAK
ETTİN CAN KAFESİMİ
HASRETİN KOLLARINDA
BELKİ SON NEFESİMİ
VERİYORUM DİYORUM
SANA ŞAKA GELİYOR
SAYENDE ALLAH’ A
CAN BORCUMDA
ŞAKAĞIMDA BİR KURŞUN
VE RESMİN AVUCUMDA
VE SENİ PERPERİŞAN
AĞLARKEN BAŞUCUMDA
GÖRÜYORUM DİYORUM
SANA ŞAKA GELİYOR

| November 11
|
 
Selam sana ey sevgili! Bu mektuba sakın şaşırma en sevgili! Nasılsın? Neredesin? Neler yaparsın? Hangi denizde yol alırsın, hangi limana demir atarsın? Günlerin mutlu yarınların umutla geçiyor mu? Sakın beni şimdilik sorma, ben kendimden az sonra bahsedeceğim. Çünkü bana şu an sen lazımsın! Sen de beni daha sonra öğreneceksin. Evet söyle bana uğruna her şeyi feda eden aşkının; yıkıp geçtiğin dünyası ve senle beslenip büyüyen, senin sevginle yeşeren ve senin son darbenle toprağa gömülen o çiçek misali hassas insanın uçup giden hayalleri aklına geliyor mu hiç? Hadi durma, sakın çekinme! Samimi bir dille itiraf et. Gerçekten hiç aklına geldi mi? Eğer geldiyse ve o anda içine bir burukluk dolduysa, kalbinde bir sızlama da olduysa demek ki sende de hala sevgi kırıntıları kalmış demektir. Peki madem sevgi kırıntıları kaldıysa neden böyle oldu sonumuz? Böyle mi olmalıydı bu aşk hikayesinin sonu? Büyük parçalarla yetinmek varken neden kırıntılarla idare ediyorsun? Ama doğru sen hep aza kanaat ederdin. Hep az olsun öz olsun derdin. Ben ile birlikteyken de böyleydin, demek ki benden sonra da böyle kalacaksın. Ama tam tersi beni hiç düşünmemişsen ya da düşününce aman be gibilerinden bir eda takındıysan demek ki benden sana hiçbir iz kalmamış. Sana hiçbir şey verememişim. Aslında ben çok şey verdiğime inanıyorum. Ama demek ki bunları sen almak istememişsin. Yazık! Gerçekten çok yazık. Her şeyden önemlisi uçup giden zamana ve kaybolan anılara yazık.
Sen kardelen ile hercai çiçeğinin hikayesini bilir misin? Bilmiyorum anlattım mı sana? Zannedersem anlatmadım. Ya da anlattıysam da hatırlamıyorum. Neyse lafı daha fazla uzatmadan hikayeye geçeyim. Zamanın birinde iki tane farklı türden çiçek varmış. Bu çiçekler birbirlerini çok severlermiş. Her bahar onlarca çiçeğin içinde onlarda açarmış. Birbirlerine delice tutkun olan bu çiçekler sevgilerini herkese ispatlamak istiyorlarmış. Ve o kadar çiçeğin içinde açtıkları için erkek olan çiçek diğer çiçeklerden sevgilisini hep kıskanırmış. Bunun için; ya biz hep bahar açıyoruz diğer çiçeklerin içinde sıradan çiçekler gibi kalıyoruz, hiç fark edilmiyoruz onun için gel en iyisi bir bahar sabredelim açmayalım kışın açarız, böylece herkes bize imrenir, kışın açan tek çiçekler oluruz ve birbirimizi daha çok görme şansımız olur diye sevgilisine anlatmış erkek çiçek düşüncelerini. Sevgilisi de onaylamış bu fikri ve aralarında bir anlaşma yapmışlar. Böylece aşkımız dillere destan olur demişler. Ve aylar geçmiş gerçekten de bu çiçekler o bahar hiç açmamışlar. Bahar bitmiş, yaz bitmiş kış olmuş, karlar yağmış. Erkek çiçek anlaşmaları üzere toprağın içinden karların arasından o dondurucu soğukta bitivermiş. Başlamış sevgilisini beklemeye! Diğeri ise soğuk havadan çekinerek ve öleceğini düşünerek açmamış. Sevgilisini orada yapayalnız bırakmış. Ve o günden
sonra karların içinden açan ve sevgilisi tarafından tek başına bırakılarak terkedilmiş çiçeğe kardelen, sevgilisini bırakıp giden vefasız çiçeğe de hercai adı verilmiş. İşte hercainin anlamı da vefasız demektir. Ve bu anlam o günden kalmıştır. İşte sen de benim hercai çiçeğimsin vefasız sevgilim. Beni o karların içinde yapayalnız ve sığınmasız bırakarak çekip gittin. Ve giderken de daha önce söylediğim gibi beni toprağa gömerek gittin. Artık topraktan
çıkmaya gücüm kalmadı. Hele o karları delecek derman ise yok artık bende. Harabe gönlümün yıkıntılarını
toparlamak gerçekten çok zor artık. Günlük yaşıyorum ben, yarınlarımdan umutlarım olmadığı için ne olacağını
nasıl şeylerle karşılaşacağımı kestiremiyorum. Rüzgara bıraktım kendimi iyice, hangi tarafa eserse o tarafa gidiyorum. Beni merak ediyordun dimi. Al işte öğrenmiş oldun. Mutlu musun şimdi? Senden sonra ben böyleyim.
Bir garip kederdeyim.
Hani bazıları vardır ya! İçi kan ağlar terk edildikten sonra, hayat artık çekilmez olur onlar için. Fakat sevgilisiyle bir şekilde yolları kesişip sevgili durumunu sorduğunda; çok iyiyim, bomba gibiyim, seni tamamen unuttum, kendime yeni yepyeni bembeyaz bir sayfa açtım ve bu sayfada artık sen yoksun gibilerinden sözler sarf eder. Bunları söylerken kendi bile inanmaz ancak karşısındakini inandırmaya çalışır. Yani içi dışı bir değildir. Ama ben öyle değilim işte. Bende yalan yok. Senden sonra ben bittim, evet bittim. Elimi açacak, son hamlemi yapacak gücüm bile kalmadı! Sen benim yaşam kaynağım, sen benim kalbimmişsin demek ki, kalp gitti ve hayat bitti…! Sensiz ben bir hiçmişim demek ki. Ben böyleyim işte, evet böyle. Peki şunu merak ediyorum. Benden ayrıldıktan sonra sen nasılsın acaba? Ben senin için neyi ifade ediyorum. Ama artık bunların gerçekten hiçbir önemi kalmadı öyle değil mi? Artık neyi değiştirir ki? Benim ki de soru işte! Giden gider, giden arkasındakileri de peşinden götürür aslında. Sırf kendi
gittiğiyle kalmaz. Olan hep kalanlara olur. Aynı bizim aşk hikayemizde olduğu gibi, bana olduğu gibi. Senin denizinde devrilip battım ve senin denizinde sensiz boğuldum...
Evet ey sevgili, en sevgili! Mektubumu burada noktalıyorum. Şunu da unutma ki ben bu mektubumu karşılıksız yazdım. Senden açıkçası bir cevap da beklemiyorum. Okur musun inan onu hiç bilmiyorum. Eğer okursan benim durumum bunlardan ibaret. Ben sana karşı kusursuz bir aşk besledim. Kusursuz bir aşktı benim sana büyüttüğüm. Sen ne yaşadın bilmiyorum…
Yine de tanıdı gönlüm yaşadı bir kusursuz aşk büyüttüm sana PİŞMAN DEĞİLİM…
HAKAN OĞUZ 07.04.2005
| November 10
|
Bak, bak şu dünyaya insanlara Neden, neden diye sorma, öyle bakma Sarıl bana Neden giden dönmüyor sen de vurma Neden giden dönmüyor sen de vurma Darılma.. Bu acılar vursada Bitmez hüzünler acıtsada Bu acılar vursada Bitmez hüzünler acıtsada Sar beni başkasına yasakla Al beni sevdam kucakla Bir daha gelsem şu dünyaya Yine seni severdim bu aşkla...
Ben
hep kendimi öldürdüm.
her gece aynı saatte, düşünce bu şehrin tenha sokaklarına gölgem, ceketimin iç cebinde sakladığım paslı makası sıkıca kavrayıp, sapladıkça göğsüne asil sevdalarımın; ben hep kendimi öldürdüm.
ben hep kendimi öldürdüm. Terk ettikçe kendimi, bu ıssız karanlıklarda; adandıkça, çoktan dost hanesinden çıkmış isimlere, defterimden seçip seçip yeniden. kendimden başka herkesi, defalarca bağışladıkça. yeniden, hep yeniden, yepyeniden acıdıkça; ve doymadıkça ısrarla adına sevmek dediğim bu intiharlara; ve direndikçe anlamsızca, ömrümün kalan taraflarını incelikle isteyen, gözlerine çocuksu, hilesiz, çıkarsız, savunmasız bir sevdayı iliştirip kapıma gelen bir acemi sevdalıya; bu küflenmiş acıya da aşk gibi hızla alıştıkça; gözlerim ağlamanın büyüsüne, bedenim bu ölümcül raksın ritimlerine ayak uydurdukça; ve aşağıladıkça içimde, kolay kazanılmış zaferleri, mutlu biten gündelik öyküleri, huzurlu bahar resimlerini ve hüznün içinden geçmediği tüm şiirleri; ben hep kendimi öldürdüm.
Ben hep kendimi öldürdüm. yüreğim yenilenmedikçe baharda, içimden halka halka çürüdüm. bu fırtınalar için yaratılmış, kasırgalar için hayata hazırlanmış güçlü dallarım, sırf yeterince inanmadığımdan, sırf bu sessizliğe olan sonsuz düşmanlığımdan, sırf sıradan olmaya koyduğum garip tavırdan, toprağa çevirdiler yüzlerini çaresiz, günden güne, usuldan. şimdi yeniden güneşe uzanmaya çalışınca anlıyorum, tutulan kaslarımın, eğilen dallarımın dönüşsüz bir yolda ilerlediğini. yalnızca denemediğimden, “neleri göze alabilirim” hiç bilemediğimi. şimdi, yaşama tutunmaya karar verince farkediyorum.
içimdeki çocuğu yıllarca yalnız bıraktım. kendimi atıp tüm savaşlarımda ortaya, anlamsızca hasarlar aldım. çok kanlı, çok yananlı yıllar geçirip, bir yığın yanlışı içime gömdüm.
zafer kazanmak için silahımı her dolduruşumda, her basışımda tetiğine sözcüklerin; ben hep kendimi öldürdüm.
ben hep kendimi öldürdüm. varsayımlar üzerine sevdalar kurdukça korkaklığımdan; uzakta yürekler seçtikçe, geçmişimin tek bir anına dahi dokunulmasına tahammülsüz olan, bencil yanımdan; ve yaklaşan herkesi yaktıkça, kendi kapılarımda yalnız bıraktıkça, tuzaklarımda boğdukça ve dönüp arkama bakmaksızın hep aynı kişiye, hep aynı zamana, hep aynı çıkmaza geri döndükçe, kendi kendimi kanatırken suçüstü yakaladım. en çok kendimden yana yaralar edindim. herkesin hayatından öfkeyi ayıklarken, kendi gözlerimde nefreti gördüm; ben hep kendimi öldürdüm.
ben hep kendimi öldürdüm. Şizofren sevdalarımdan sıyrılmayı reddedip, elimde kalan tek şeye, “sadakat”e sığındım. an geldi kimi kiminle aldattığım, kime ısrarla sadık kaldığım bile karıştı. en büyük ihaneti kendime ettim. en büyük yalanı da içime söyledim sanırım. (Kendimi bu yüzden hiç affetmedim).
İnatla “sevgi” dedikçe bu saplantılara, içimin odalarından dışa kovuldum. sevmeyi de, adamakıllı sevilmeyi de, (bir otobüs koltuğunda unutur gibi şemsiyemi ) hatırlamadığım bir yerinde geçmişin, unuttum. alışmaya çalıştım bu yüreksiz halime. düşlerimden bile zamansız kovuldum. en iyi bildiğim şeyi yaptım böyle zamanlarda. yaralarımın kabuklarını kaldırıp, en azından, kandan resimler çizdim. karşısına geçip tuallerimin, yüzümü geceye kanarken gördüm. cinayet sandığım, bu cinnet anlarında,
ben hep kendimi öldürdüm.
H.Sayın' a
teşekkürler...
| November 09

Bir adın kalmalı geriye Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde Aynaların ardında sır Yalnızlığın peşinde kuvvet Evet nihayet bir adın kalmalı geriye Birde o kahreden gurbet Sen say ki ben hiç ağlamadım Hiç ateşe tutmadım yüreğimi Geceleri koynuma almadım ihaneti Hele nihavend hele buse hiç geçmedi aklımdan Ve hiç gitmedi bir topak kan gibi adın İçimin nehirlerinden Evet yangın Evet salaş yalvarmanın korkusunda talan Evet kaybetmenin o zehirli buğusu Evet isyan evet kahrolmuş sayfaların arasında adın Sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı Bu sevda biraz nadan Biraz da hıçkırık tadı Pencere önü menekşelerinde her akşam Dağlar sonra oynadı yerinden Ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca Sen say ki yerin dibine geçti geçmeyesi sevdam Ve ben seni sevdiğim zaman bu şehre yağmurlar yağdı Yani ben seni sevdiğim zaman Ayrılık kurşun kadar ağır gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın Yine de Bir adın kalmalı geriye Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde Aynaların ardında sır Yalnızlığın peşinde kuvvet Evet nihayet, bir adın kalmalı geriye bir de o kahreden gurbet beni affet kaybetmek için erken sevmek için çok geç...
(AHMET HAMDİ TANPINAR)
En fazla içimde ölürsün Cesedini sürüklerim gittiğim her yere Kızıl sonbaharım Hangi aşk kendi fırtınasına dayanabildi
Ellerimde çoğul bir gölge kuşu Adının arkasına basmadan yürüdüm Alnımda birikti çizikler Adımdan çıkardım aklımı Aklımsız kaldım Neylersin İnsanız Ne yapsak eksiğiz işte Ölüme ayarlı saatiz...
En fazla içimde ölürsün Sorarım Şiir papirüslerinin hangi köşesine karaladın beni? Hangi hare’mden yakaladın da çiğnemeden yuttun gözlerimi? Kekeme repliklerin ezber bozduran kuşu Hangi rüzgârlara sattın da saçlarını Devrik cümlelerimin öznesi oldun?
İçindeki kötü senaryoların kahramanı olmak istemezdim Dağıldı bak derlenip toplanmış dağılmalarım...

En fazla içimde ölürsün Nasılsa yokluk rehin bırakılıyor kalana Kalan gidene denk neyi varsa susuyor. Ve susmak inceltiyor her yarayı Ve susmak bakmak oluyor Gitmediğin her yere

Kim tutuklanmış yalnızlıktan Gizin içine gizlenen kim Söyle beni nerene sakladın Ki şimdi bu kadar sokaktayım

En fazla içimde ölürsün Karla karışık yağarsın yara bereme Karma karışık kalırsın cinnet şeridinde Kaldırımların kaldıramadığı her neyse işte Bulamadığın her ne varsa büyük yıkımların izinde Sana borcum olsun Hiç yazılmayacak bir şiirin içinde

En fazla içimde ölürsün Yanağında yanar avucum Avucumda imlası bozuk bir şiir kalır Gözlerinin namlusu döner, yakar kirpiklerimi Kulağımda bir tepenin rüzgârı uğuldar Gırtlağıma kadar aşka batarım Yeteri yok, eksiği fazla.
Neyin kaldı eksilenlerden arta İçeri doğru kapanan bir kapıydın Saçlarından geçtim önce Ve kendimden öylece Neyim yoksa var bildim Eğildim, Eksildim, Eridim Bir seni bitirmedim
Hangi rüzgarlara sattın da saçlarını Uğultusuna tutunamadın...
Ömürden nefes çalarak ne kadar yaşarsa insan Öyle yaşadım gözlerini Tenimde itiş kakış Cebimde depremlerin Esrarlı gece ayinleri Volkanik şiirler Usul usul giymedim mi sözlerini Yalnızlığın tiradını kapamadım mı her sefer Sensizlik seni anlattı en çok Vazgeçmeler vazgeçmekten vazgeçti! Söyle saçlarında öldüğüm Bir geri gidiş kaç günde gelirdi?

En fazla içimde ölürsün Cesedini sürüklerim gittiğim her yere Tenimin yırtıldığı yerden mi girdin içeri Açar gibi yaparak açık bir kapıyı Beni ikiye böldün Hadi içimi kendine aldın da Beni nerde bıraktın Hangisini seçerdin benim için Ve hangisinden vazgeçerdin kendin için?

Ben yarama çoktan sen bastım Yaşım kadar gencim Adın çabuk diye geçti Ardında aç köpekleri bırakarak Ezberimden geçtim. Hızla biten aşk şarkılarından geçtim Senden bir şey eksiltmeden sana çok şey bırakmaktı aşk Bildim...

Biz dalkavuk bir aydınlığın yerine Onurlu bir karanlığı seçtik Ve bir öyküden ağlarcasına geçtik Cesurduk çünkü Kendimizi kendi düşlerimizden kovacak kadar
Ömrüne yüz çevirmiş iki masalcıyız Gerisi hiçlik, Gerisi yokluk
Sensizliğin anlattığı ne vardı senden başka Bir hayatın tüm yanılgılarını Saçlarında çözdüm Şimdi beni hangi yanımdan susacaksın Sessizlikte bir dildir Çoğul susulur, Pusulur Şimdi beni hangi yanımdan kusacaksın!
YIKIK ŞEHRİMİN İZBESİ
EN FAZLA İÇİMDE ÖLÜRSÜN
EN ÇOK
GÖZLERİME GÖMÜRLÜRSÜN,
GÖZLERİMİ KAPARIM
VASİYETİMİ YAZARIM...
(Kahraman Tazeoğlu)
|
|
|
|
|